Tavusker ve Ortizliler Haber Portal: Sizden Gelenler Sizden Gelenler ================================================================================ eezmi on 19 May, 2008 03:40:00 HATIRALAR Slayt: Selimoğlundan BİZİM MEMLEKET İçimden tanırım ben o elleri Onlar ki zahirde viran olurlar Ardıçlı dağları, çamlı belleri Aşanlar şiirine hayran olurlar (Nakarat) Bizim memleket, bizim memleket Ah canım cananım bizim memleket Başıboş kırlara salar tayını Elinden düşürmez okla yayını Aklına getirmez zafer payını Memleket yolunda kurban olurlar CANİSİ GÖNDEREN (MURAT KINIK) GÖNDEREN: SELİMOĞLU YURDAGÜL YURDAGÜL Fıkralar ERZURUM FIKRALARI CERİYAN Neriman Hanıma gelen misafir, evin kızını ortalıkta göremeyince sormuştu: -Ayşe nerede, göremedim? Ev sahibi hava akımını kastederek: -Geçen gün sizin evde ceriyana kapılmış, hesde yatir içerde. Bu söz üzerine misafir hanım öfkeyle: -Viyh torpah başıma, bizim evde ceriyan ne arir? Sen de bülirsen ki biz kaz lambasi gullanirih! ----------------------------------------------- SUÇUMUZ NE? Tebrizkapı'da kaldırıma yaslanarak zorla durabilen kamyonu görünce Trafik Polisi hemen yanaştı: -Hoop hemşerim, burada durmak yasak! -Aman terpetme gurban olim, frennerim dutmir. -Senin farların da kırık? -Mehellenin pijleri... -Silecekler de yok! -Vış, ahan ben de yeni gördüm. -Ehliyet ruhsat lütfen. -Vallah rühset yok, ne yalan diyim. Ehliyet de emim de. -Olur mu öyle?, sana elli lira ceza yazıyorum. -Gurban olim polis bey, ahan vermesine verah da, suçumuz ne? ----------------------------------------------- FARZET Kİ Erzurum da birisi köylü bir dostuna misafirliğe gider. Ev sahibi izzet ikramda bulunur. Yemekten sonra misafirin önüne bir kalbur yer elması getirir. Bu kadar çok ikramdan mahcup olan misafir : -Ağa ne zehmet ettin, bunlara ne lüzum vardi, deyince, köylü: - Ne zehmeti efendi farzet ki müsürlüge töhmüşem öküzler yiyir ! ----------------------------------------------- İT GIRHİRAM Eskiden İstanbul'dan Erzurum'a Trabzon üzeri vapurla gelinirdi. Trabzon'dan otobüse binen yolcular Aşkale'de araba bozulduğu için uzun bir beklemeye girmişlerdi. İstanbullu bir yolcu fırsattan istifade berbere girmiş traş oluyordu. Bu arada biri kafasını dükkana uzatıp: -Yusuf emi neyidirsen? -Neyidim oğul, ahşama geddin it gırhiram! ----------------------------------------------- SAKO Bir kış gecesi Emin Hafizin kayınbiraderi çocuklarıyla gezmeye gelir. Gece uzundur, ikram izzet gerekir ama evde hiç bir şey yok! Emin Hafiz, karısına "sen misafirlerle ilgilen" der, hemen asılı olan kaynının "sako"sunu aldığı gibi en yakın kahvede on beş liraya okutur. Et, meyve, çerez ne lazımsa alır gelir. Karısı da sevinçle pişirir, ikram eder. Yer içerler. Geç vakitte kalkmak isterler.Kayınbirader seslenir: -Baci hele sakomi getir biz gahah. Kadın arar ama sakoyu bulamayınca: -Ağabeği senin sakon var miydi? -Eşşeggızi, zehmeri güni caket gatına mi geldi, der Emin Hafiz. Birden herkesin jetonu düşer ve hep birden Emin Hafiz'e bakarlar. Emin Hafiz istifini bozmadan: -Gavatın oğli dolmalari üçer üçer yudanda eydi hemi! ----------------------------------------------- NE TİLKİSİ Tebrizkapı civarında bir camide müezzinlik yapan Emin Hafiz, darlandıkça uydurduğu firkete ile yardım kasasından kağıt paraları aşırmaktadır. İmam Efendi, kasadan sürekli bozuk para çıkmasına bir anlam veremez ve işi kolaçan ettiğinde durumu anlar. Münasip bir lisanla bunu Emin Hafiz'e söyler: -Hafiz, diyirem ecep bu kasaynan bir tilki mi oynir? Tilkiliği kendine yediremeyen Emin Hafiz, elini yumruk yapıp göğsüne vura vura: -Ne tilkisi Hocam, bu aslan bu aslan! ----------------------------------------------- VIŞŞŞ SENE NE Trafik lambaları şehre yeni konulmuş.Trafik polisi kırmızı ışıkta geçen teyzeyi durdurur: -Teyze teyze dur nereye gidiyorsun? Vışşşş devamsız, sene ne? Eltimgile gidirem, erimin de heberi var! ----------------------------------------------- DALIMIZ GIZSIN Erzurumlu cehennemi boylamıştır ama şikayetçi değildir. Hatta memnundur. Kapıyı sık sık açan ve açık bırakan zebanilere rica eder: -Aman, nevolur kapıyi mökkem örtün de bir dalımız gızsın. ----------------------------------------------- BENNAM DAĞLARI Erzurum;un en yüksek dağları hangisidir, yazılı sorusuna bir öğrenci bennam dağları cevabını yazmıştı. Öğretmen sınıfta çocuğu kaldırıp sordu : -Oğlum nereden çıkardın Bennam dağlarını? Erzurumlu olmayan öğrenci mahcup bir edayla : -Öğretmenim, soruyu bilmeyince yanımdakine sordum ;BENNAM diye cevap verdi. ----------------------------------------------- SİTAVUHLİ Erzurum;lu İstanbulda gezerken hele bir de ano diskoya gidim demiş. Kapıdaki bekçi: -Damsız girilmez, yasak, deyince: -Gardaş benim damım Erzürümün Sitavuh kövünde.Hoç altına gındıllik tahacah halım yoh! ----------------------------------------------- BEDİRA Radyo yeni icat edilmişti. Köyün birinde evdeki radyoya büyük hoparlörlerden birini bağlayıp dış duvara asmışlardı. Oradan geçen köylü çalan müziği dinlemiş dinlemiş hayretle: -İcatta icat gardaş, bedira da gonişir! ----------------------------------------------- İKİ POHLİ YUMURTA Vali Erzurum'un köylerini ziyarete gidiyor. Bir köyde kendisine bolca yumurta kayganası ikram ediliyor. Vali çok memnun oluyor ve nezaket icabı şöyle diyor: -Muhtar ne zahmet etmişsin, bu kayganaya gerek yoktu, ayran yeterdi.. Muhtar: -Ne zehmeti vali beg, içine tükürim, iki pohli yumurta, ne gıymeti, afiyet olsun...BU BİR NUTUKDUR Pasinlerin kurtuluşunda Belediye Baskanvekili Sabih Pasin heyecanlı bir nutuk çekiyor : -Ermeniler saldırdi, ahan bu ot yığınlarına kadar geldiler, biz saldıranda da ano çeşmenin yanından kaşdı cannarıni zor gulturdular. Nutku dinleyen ve o günleri yaşamış yaşlı bir kadın itiraz edip: -Ola Sebih atma atma.. Sen ne annadirsan, sen o günleri gördün mü ki, diye sorar. Buna sinirlenen Başkanvekili - Pohh yeme Behile, bu bir nutuktur! Ne söyler söylerem.! ----------------------------------------------- SUÇUMUZ NE? Tebrizkapı'da kaldırıma yaslanarak zorla durabilen kamyonu görünce Trafik Polisi hemen yanaştı: -Hoop hemşerim, burada durmak yasak! -Aman terpetme gurban olim, frennerim dutmir. -Senin farların da kırık? -Mehellenin pijleri... -Silecekler de yok?! -Vış, ahan ben de yeni gördüm. -Ehliyet ruhsat lütfen. -Vallah rühset yok, ne yalan diyim. Ehliyet de emim de. -Peki, sana elli lira ceza yazıyorum. -Gurban olim polis bey, ahan vermesine verah da, suçumuz ne? ----------------------------------------------- ELEYSE NİYE DURDUN Erzurum'lu bir hanım telaşla koşarak belediye otobüsünü durdurmaya uğraşıyor. Halk ıslıklıyor. Şoför acı bir frenle duruyor. Kadın: -Gardaş bu otubus İlice'ye gidir mi? Şoförün canı burnunda, araba dolu, zor durmuş, kızgınlıkla -Heyir baci, getmez! Kadın: -Vış! eleyse niye durdun! ----------------------------------------------- HELBET Gürcükapı'da sıra sıra müşteri bekleyen faytonlardan birine kibar bir adam yanaşarak faytoncuya "binebilir miyim" diye sorunca faytoncu: -Helbetde binebülürsen, dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başlar: -"Vola bu dünyada da ne tevür adamlar var; hem para verir hem de binebülürmiyem diye sorir. Sormiya ne lüzüm, parasıni verdıhdan sonra teyyariya bile binebülürsen! ----------------------------------------------- MUSTAFA PAŞA Bir Mülkiye müfettişi doğuya teftişe giderken ihtiyar bir Erzurum'lu köylüye misafir olmuştu. Sohbet sırasında sordu: -Baba, memlekette kaç vali gördün? -On, onbeş vali hetirimdedir... -Peki bunlardan kaçı hizmet etti, kaçından memnunsunuz? -Allah geni geni rehmet etsin, Mustafa Paşa'dan çoh memnunduh! -Bu Mustafa Paşa ne hizmetler etti ki onbeş valinin içinde ona rahmet okudun? -Beg, o vali Erzürüm'e varmadan yoldayken vefat etmişdi. Gerisini sen anna ----------------------------------------------- HURDA NENE Çeşitli hastalıklar, kazalar geçirmiş, bir gözünü kaybetmiş, romatizmadan beli bükülmüş, parmakları çarpılmış olduğundan mahalleli bu yetmişlik ihtiyara Hurda Nene adını takmıştı. Rahmetli o haliyle bile herkesle şakalamayı, espri yapmayı severdi. Hastalanmış ,hastaneye kaldırılmıştı. Sabahleyini, nabzını ve ateşini kontrol eden doktor der ki: -Teyze maşallah çok iyisin. Nabız normal, ateş de yok. Vücut sıcaklığın 37 derece. -Tohtor beğ oğlum, der Nene, bir türli ıssınamirem. Soyuhdan donirem, sen o otuz yedi dereceyi kırka elliye çıkart. Ücreti mühüm değil. ----------------------------------------------- CEFER AĞA Erzurum Belediyesinin kuruluş yıllarında fahri olarak her işe koşuşturan Cafer Ağa'nın bu gayretkeşliğini ödüllendirmek için Ankara'ya gidecek heyete onu da yazmışlar. Cafer Ağa bu haberden çok memnun olmuş. Öyle ya ekabir-i memleketten olmasa heyete adını yazarlar mı? Cafer Ağa o akşam eve hergünkünden farklı bir havayla gelince hanımı merak edip sormuş: -Cefer, o gözel sufatın niye ele töhmüş, mosolun asmışsan, bişeye mi sinirlendin? -Ben sinirlenmim kim sinirlensin! Bıhdım usandım. Sohahlar mi temizlenecah, gel Cefer Ağa, çölpühler mi payhlanacah, gel Cefer Ağa. Şindi de Engere'de hökümatın işi bozulmuş, gel Cefer Ağa! Kaynak ; http://erzurumluyuz.sitemynet.com/ SAAT GIRH Çarşıda Erzurumlu bir kadın önden giden hamala bağırmış: "Hamal emi, hamal emi saat gaç?" Hamalın zaten canı sıkkın: "Saat gırk!" "Torpak başşan! Heç saat gırk ola!" O da kadının ağzının payını vermiş: "Heç hamalda saat ola!" GARDAŞ ISLIĞI BEN ÇALARAM Duvarcı ustası, tuğlayı, taşı yerine koydu mu iki adım geriye atıp marifetine ıslık çalarmış... İnşaat sahibi bakmış iş yürümüyor, ustaya seslenmiş: "Gardaş sen duvarı ör, ıslığı ben çalaram!" ALLAH DA SENİ PAYLAYA Dürdane Hanım saf bir kadın, etliye sütlüye karışmaz, ama lafın nereye gideceğini bilmezmiş... Bir gün, hamamda kendisini yıkayan gelinine teşekkür etmiş: "Kızım sen beni payladın, Allah da seni paylasın!" YUSUF HEP YALAN SÖYLİR Mehmet Ağa'ya sormuşlar: "Yusuf'u mu seversin, Asım'ı mı?" "Yusuf'u!" "Niye?" "Asım bir yalan söylir, bir doğri; Yusuf hep yalan söylir, beni yormir!" SUÇUMUZ NE Kİ! Tebriz kapısında aşağı inende, bir kamyon gelip yolun ortasında durmuş, şoför atlayıp taşı ön tekerleğinin önüne yerleştirmiş, trafik polisi yetişmiş: "Burada durulur mu?" "Aman ağabey, gurban olim, sahın teprenme, zor durmuşam, frenler dutmir!" "Frensiz araba olur mu, üstelik farlardan biri de kırık!" "Ağabeg, daş sıcradı, gırdı!" "Ver bakalım ruhsatla sehliyetini..." "Ne ruhsatı? Ağamın ehliyetini beraber gullanırih, ben de değil!" "Tu Allah belanı vermeye, ver 500 lira ceza defol!" "Dadaş" boynunu bükmüş: "Ayahlaran gurban olim ağabeg, aham 500 lira vermesine verem de, sucumuz ne oni anniyah!" OKUDUKCA GUDURİR Hasankaleli Fevzi Emi, oturmuş arkadaşlarıyla cinler periler üzerine sohbet ediyor. Biri, gidip bir çarşafa bürünmüş; elini, kolunu sallaya sallaya geliyor. Fevzi Emi, hayaleti görünce Mehmet'e seslenmiş: "Ula Mehmet oku!" Mehmet, bildiği bütün duaları okumuş, nafile hayalet daha da hızlanarak üzerlerine geliyor... Fevzi Emi bağırmış: "Ula Mehmet ohuma, ohudukça kudurir!" BİNEBÜLÜRSEN Gürcükapıda sıra sıra müşteri bekleyen faytonlardan birine kibar bir adam yanaşarak faytoncuya "binebilir miyim?" diye sorunca faytoncu: -Helbetde binebülürsen, dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başlar: -"Vola bu dünyada da ne tevür adamlar var; hem para verir hem de binebülürmiyem diye sorir. Sormiya ne lüzüm, parasıni verdıhdan sonra teyyariya bile binebülürsen!" POHH YEME BEGİRE Pasinlerin kurtuluşunda Belediye Baskanvekili Sabih Pasin heyecanlı bir nutuk çekiyor : -Ermeniler saldırdi, ahan bu ot yığınlarına kadar geldiler, biz saldıranda da ano çeşmenin yanından kaşdı cannarıni zor gulturdular. Nutku dinleyen ve o günleri yaşamış Behire nine itiraz eder: -Ola Sebih atma atma.. Sen ne annadirsan, sen o günleri gördün mü ki?" diye sorar. Buna sinirlenen Başkanvekili - Pohh yeme Begire, bu bir nutuktur! Ne söyler söylerem.! ESGERİYE MEVZERİ SATMİRAM Tortumlu'nun biri eşeğe yüklediği dutu "batmanı 2.5 guruşa" diye bağırarak satıyordu.Biri kulağına eğilip "kilosu gaça" diyende: -Niye baba ele egilib gulağıma fısıldirsan, hoç esgeriye mevzeri satmiram; tut satiram! www.erzurumluyum.com sitesinden alınmıştır. SEVAP Tamam işte o bankamatik var ya, ona gidir bir kart sohirsan. sonra birgaç numara yazirsan. Eğer daha önce para yatırmışsan maçina hemen istediğin parayı verir. Yoh daha önce para yatirmamişsan maçina sana deyir ki: -Ula gavat, sen ne parasi yatırdın ki şimdi benden isdirsen? İşte sevap da buna benzer. Eğer bu dünyada sevap yaparsan, öbür dünyada garşan gelir. Yapmazsan, heç bir şey bekleme. SÖZLÜ SINAV Erzurum lisesinde Erzurum'lu Öğretmen ,Erzurum'lu öğrenciyi sözlü sınavı yapıyor : -Arhadaçi -Buyur hocam neci? -Adın neçi? -Mehmet Zeçi -Numaran neçi? -içiyüz içi -Memleçetin nereçi? -Erzürümün içi -Soriyi bilirmisen peçi? -Hocam sori neçi ? -Erzürümün nüfüsi neçi? -Hocam bilmemçi -Eleyse otur içi -hocam neyettimçi? ELEYSE NİYE DURDUN Erzurum'lu bir hanım telaşla koşarak belediye otobüsünü durdurmaya uğraşıyor. Halk ıslıklıyor. Şoför acı bir frenle duruyor. Kadın: -Gardaş bu otubus İlice'ye gidir mi? Şoförün canı burnunda, araba dolu, zor durmuş, kızgınlıkla -Heyir baci, getmez! Kadın: -Vış! eleyse niye durdun! HELBET Gürcükapıda sıra sıra müşteri bekleyen faytonlardan birine kibar bir adam yanaşarak faytoncuyan "binebilir miyim" diye sorunca faytoncu: -Helbetde binebülürsen, dedikten sonra kendi kendine söylenmeye başlar: -"Vola bu dünyada da ne tevür adamlar var; hem para verir hem de binebülürmiyem diye sorir. Sormiya ne lüzüm, parasıni verdıhdan sonra teyyariya bile binebülürsen! YOLÇİ Saf bir Erzurum'lu şehirlerarası otobüs yolculuğu yaparken mola yerinde otobüsünü şaşırmıştı. Anonsu duyunca kalkmakta olan otobüsten içeri dalıp seslendi: -Dadaşlar hele bir bahın ben bu otobusun yolçusu miyam? Başlık Buraya Gelecek Bu bölüme, kendi belirlediginiz konuyla ilgili bir yazı girin. ATLI KÖYÜNDEN(ORİDEN) FIKRALAR Atlı köyü sitesinden alınmıştır Donguzlar ve ayular Daramahlali Izzet emi (Izzet Can) Isat'ta papates ve fasulye ekmistir. Bahceyi sulayip kontrol etmeye gittiginde bir de bakar ki son yillarda sayilari cok fazla artan domuzlar bahceyi mahvetmis. Domuzlara kizan Izzet emi soyle bir mukayese yapar: - Anasini bilmem nayettugumun donguzlari bahcayi mafetmislar. Eskidan ayulara kizarduh ama magar ayular donguzlarin yaninda kravatli mamur imis. (Izzet emi bu olayi koydeki memurlarin yaninda anlatir :) Başlık Buraya Gelecek Olur Fıkraları CAHİT CAN ÖĞRETMENİMİZİN KALEMİNDEN FIKRALAR HAKKINDA Saygıdeğer dostlar, Yöremizle ilgili fıkralar derlenirken orijinal halleri muhafaza edilmeye ve derlendikleri şekliyle sizlere ulaştırılmaya çalışıldı. Bu yapılırken maksadımız, asla kimseyi rencide etmek, küçük düşürmek ya da hor görmek değildir. Çünkü biz insanlarımızı Allah için çok seviyoruz ve onlara saygı duyuyoruz. Maksadımız muhabbet olsun. Muradımız, memleketinden ayrı düşmüş insanlarımıza, gurbette birazcık memleket havasını teneffüs ettirmek, bir anlık da olsa onda memleketindeymiş hissi uyandırmak. Bu fıkralar aracılığıyla onları dert ve kederlerinden birazcık uzaklaştırabilirsek, birazcık olsun tebessüm ettirebilirsek ne mutlu bize. Niyetimiz halis. Sizlerin hoşgörüsüne sığınıyoruz. Bilvesile fıkralarda ismi geçip de ahirete irtihal etmiş olanlara Allahtan rahmet, yaşayanlara ise sağlıklı, mutlu ve uzun ömür geçirmelerini diliyoruz. FIKRALAR · ATI SINADIM İnisetliler son güzde yoz malları Çanavura götürüp otlatırlar ve geceleri de orda kalırlar. Orili rahmetli Kârtol Dursun, İnisete, oradan da ahbabı olan Müştak dayı ile birlikte mal otlatmak için Çanavura gider. Akşam olur malı kapatırlar. Köylüler hep bir araya toplanıp sohbet ederlerken, birisi Kâhalardan (Hemşinlerden) bir kuzu alıp yeme teklifinde bulunur. Diğerleri de bu teklifi uygun bulur. İki kişi kuzu almaya giderler. Rahmetli Kârtol Dursun ile Müştak dayı da çıplak deli bir ata binerek Kürtlerin yaylasından kuzuyu pişirmek için bakraç getirmeye giderler. Dönüşte Müştak dayı ata biner, Kârtolu da terkisine alır. Bakraç Kârtolun elindedir. Ay ışığında yavaş yavaş ilerlemektedirler. Bir ara Müştak dayı, Kârtolun bir şeyle uğraştığını hisseder, ama oralı olmaz. Biraz sonra at ürker. Müştak dayı, atı zaptetmeye çalışır, fakat nafile... Bir ara Kârtolun düştüğünü fark eder. Kendisi de biraz direnirse de sonunda at onu da yere vurur ve kaçar. Müştak dayı, yerde ağrıyan yerlerini bir müddet ovalar, korkuyu atlatır, aklını başına toplar ve Kârtolu merak eder. Yarım ay ışığında başlar Kârtolu aramaya. Bağırır, fakat ses veren olmaz; iyice korkar. Sonunda Kârtolu diz oturmuş, ellerini dizine vurarak katıla katıla gülerken bulur. Korkulacak bir durumun olmadığını anlayınca asıl merak ettiği şeyi öğrenmek için sorar: Dursun, doğru söyle, ne yaptın ki at ürktü? Dursun, zor da olsa gülmesini bir müddet sonra durdurur ve cevap verir: Atı sınamak için bakracı atın kuyruğuna bağladım ve bıraktım, onu bilirim... Ondan sonrasını sen de biliyorsun zaten, der. · SAKAVELİN HAKKI İnisetli Muharrem ağa, Oriye geldiğinde rahmetli Kârtol Dursunun kapısını çalar. Kapıyı rahmetli hanımı açar. Muharrem ağa: Dursun ağa nerede? diye sorar. Kadıncağız da: Evde yoktur. der. Bunun üzerine Muharrem ağa, kadına: —Dursun, bana bir sakavel söz vermişti, onu almaya geldim. der. Kadıncağız da iner ahırdan bir sakavel getirir ve verir. Akşam olur, Dursun dayı eve gelir. Hanımı olanları bir bir anlatır. Dursun dayı oyuna geldiğini anlar, ama seslenmez. Sonbahar gelir, Kârtol Dursunun ayağı İnisete düşer. Muharrem ağayı takip eder, o evden çıkıp gittiğinde Muharrem ağanın hanımına gider: Muharrem ağa nerede, benden sakavel almıştı da onun hakkını almaya geldim, der. Kadın da: Muharrem Usta evde yok, ama ben vereyim, der ve sakavelin hakkını fazlasıyla verir. Akşam olur, Muharrem ağa eve gelir. Hanımı: -Orili Dursun ağanın selamı var. Seni sordu, yoktun. Adamdan sakavel almışsın, borcun varmış. Hakkını istedi, ben de verdim, der. Muharrem ağa oyuna geldiğini anlar, ama iş işten çoktan geçmiştir. · ABLAM DOYSUN Könkli İngiliz Seyfettin, Orili Necmettin Pehlivanın misafiridir. Yemek vakti gelir. Misafir aile dostu olduğu için ayrı bir sofra kurmazlar; ev halkı ile misafir aynı sofraya otururlar. Yemek sofraya konur. Herkes kaşığını alır ve yemeye başlar. Bir ara Necmettin Pehlivan, misafirin yemek yemediğini, oyalandığını fark eder ve sorar: -Seyfettin, neden yemek yemiyor da ekmekle avarelik ediyorsun? Yoksa bu yemeği sevmiyor musun? Seyfettin: -Sevmeye seviyorum da, kaşığımı ablam aldı. Onun doymasını bekliyorum. Acelesi yok; o doysun; ben sonra da yerim... Geç de olsa durumun farkına varan evin hanımı mahcup olur ve lokmalar boğazında düğümlenir adeta. · ANANIN SAATİ... Baba-oğul, ormana oduna gideceklerdir. Orman, köylerine hayli uzak olduğu için şafak atmadan çok önce kalkıp yola revan olmaları gerekir. Ne var ki, o saatte uyanamayacaklarına dair endişeleri vardır. Duruma evin kadını bir çözüm bulur: Ben her gece tuvalete gitmek için iki sefer uyanırım. İkinci uyanışım şafak sökmeden bir saat öncedir. Siz endişe etmeyin, yatın. Ben sizi çağırırım, der. Bu fikir baba-oğulun hoşuna gider, gönül huzuru içinde yatar uyurlar. Kadın, gece bir sefer tuvalete uyanır, yatar. İkinci sefer uyanır, kocasını çağırır; o da oğlunu çağırır. Baba-oğul hazırlıklarını yaparlar ve öküzleri önlerine katıp yola düşerler. Baba-oğul, gecenin zifiri karanlığında saatlerce yol alırlar; ne var ki bir türlü sabah olmaz. Oğul, biraz yorulmuş, biraz da usanmış bir vaziyette babasına sorar: Baba, niçin sabah bir türlü olmuyor? Baba, oldukça öfkeli bir şekilde cevap verir: Oğlum, ananın şeyinden saat olursa, sabah da böyle geç olur! · BAKIM MEMURU Bir zamanlar, devlet memuru denince köylülerin aklına sadece orman muhafaza memurları (bakım memurları) gelirdi. Çünkü köylüler o zamanlar bakım memurlarından başka devlet memuru tanımamışlardı henüz. Bakım memurları da ellerindeki yetkilerini kullanarak köylüler üzerinde bir baskı unsuru kurmayı bilmişlerdi. Köylülere dilediklerini yaptırıyorlar, köylerde bey gibi yaşıyorlardı. Köylüler de bakım memurluğuna imreniyorlar, varsa da, yoksa da bakım memurluğu diyorlardı. İşte o devirlerde, bir mühendisle iki bakım memuru bir köye giderler, bir köylüye misafir olurlar. Köylü bakım memurlarını resmi elbiselerinden tanımaktadır. Yalnız onların yanındaki sivil kıyafetli olanı tanımaz. Onun ne iş yaptığını merak eder ve öğrenmek için sorar: Evladım, sen ne iş yaparsın? Amca, ben orman mühendisiyim. Yaa! Oğlum, bari biraz daha okuyup da bakım memuru olsaymışsın ya! · HELE GÜZ GELSİN... Köyün birinde o köyden olmayan Hasso diye birini bir sürüye çoban tutarlar. Hasso, o köyden olmadığı için orada evi falan da yoktur. Köylüler çobanı misafir etmekte, yedirip içirmektedirler. Birgün, Hasso her nedense köylülere küser ve gittiği yerlerde yemek yemez. Aradan birkaç gün geçer, durum hakkında köylülerin ne düşündüğünü merak eder. Merakını gidermek için yanındaki çoban arkadaşına sorar: Köylüler ben yemek yemiyorum ya çok üzülüyorlar mı? Arkadaşı, Hassonun nasıl bir cevap beklediğini anlamıştır ve kendisine yöneltilen soruyu o doğrultuda cevaplandırır: Üzülüyorlar da ne demek! Sen yemek yemiyorsun diye hepsi kahroluyor. Ne yedikleri boğazlarından gidiyor, ne de uykuları geliyor. Bu cevap Hassonun hoşuna gider. Hayıflanırcasına söze devam eder: Hele bu ne ki... Güz gelsin bana düşen hakkı da almayacağım! · YAŞITLARIN ÖLELİ... Horketli rahmetli Hayri Çavuşun babası bir hayli ihtiyarlamıştır. Birgün babası, çok ihtiyarladığını unutarak, Hayri Çavuşa, kol ve ayaklarındaki ağrıdığından şikâyetçi olur. Rahmetli Hayri Çavuş da: Gine mi ağrımasın baba? Senin yaşıtların öleli on yıl oluyor, der. · BUNA DA ŞÜKÜR!... Güz mevsimi bir köylü harmandan gelmektedir. Omzunda da bir heybe tahıl vardır. Tahılı az bulan bir başkası, komşusuna seslenir: Komşu bu yıl tahılın çok az çıkmış. Öteki cevap verir Buna da şükür, geçen yıl hep de paltonun cepleriyle getirmiştim ya! · BUNU YİYEYİM, BU BABAMA Ferhat, arkadaşları ile sıra kebabı yemeye gider. Kebaplarda adet olduğu üzere dönüşte evdekilere de döner götürülür. Ferhat da biraz yer, doymadığı halde biraz da babasına biriktirir. Döner bittikten sonra eve gitmek üzere yola koyulur. Ferhatın aklı, tabakta babası için biriktirdiği cağlarda kalır. Sonunda dayanamaz cağın birini diğer eline alır ve: Bunu yiyeyim, öbürleri babama kalsın.der. Sonra eline bir cağ daha alır: Bunu yiyeyim, öbürü babama kalsın. der ve bir cağı daha bitirir. Artık elinde sadece bir cağ kalmıştır. Cağın sağına soluna bakar ve: Bunu da yiyeyim, babam da oğlumun şeyini yesin, diyerek son cağı da kemâl-i afiyetle midesine indirir. · PORSUĞU MU ÇIKARDIK? Oriden birkaç kişi Horkete çayır biçmeye giderler. Çayır sahibi biçicilerin iyi iş görmesini sağlamak için Sümmani Çavuşu kafaya alır. Sümmani Çavuş da bu görev üzere biçicilere ha bire gayret vermektedir. Adeta onların tırpan dövmelerine bile müsaade etmez. Tırpancılar iyice bozulurlar, ama yabancı bir yerde köylüleri ile takışmak da istemezler. Bir ara, Yasin, Sümmani Çavuşu kızdırmak için başlar ıslık çalmaya. Sümmani Çavuş da ıslık çalmanın iş görmelerini engellemiş olduğunu düşünmüş olacak ki, kızar: Hop! Kimdir o ıslık çalan? Durup dururken ıslık çalma da nereden çıktı? der. Bunun üzerine Yasin, Sümmani Çavuşa cevap verir: Ne oldu Sümmani Çavuş, porsuğu deliğinden mi çıkardık? · YANLIŞ HESAP Köylerinde tandırlık çalı bulunmayan bazı köylerimiz, kışlık tandır yakacağı ihtiyaçlarını karşılamak için her yıl sonbaharda çeküm getirmeye giderler. Arabaları dağın tepesinde açarlar. Dağın yamacından söktükleri çekümleri büyük demetler yapıp bağlarlar ve aşağıya uçururlar. Bu iş bittikten sonra bu demetleri kâş yapıp öküzlere koşar ve arabaların yanına çıkartarak arabaya yüklerler. İşte, bir grup köylü yine birgün çeküme gitmişler. Öküzleri dağın tepesinde açmışlar ve çeküm çıkartmaya başlamışlar. İçlerinden birisi aşağıya uçurduğu çekümleri kâş yapmaya indiğinde, aşağıda kağnı arabası tekeri bulur. Nerden geldiğini bile düşünme gereği duymadan, fırsat bu fırsattır deyip arkadaşlarına çaktırmadan tekerleri parçalar ve her bir parçasını bir kâşın arasına saklar. Sonra da kâşları yukarı taşıyabilmek için öküzleri getirmek üzere yola koyulur. Gayet rahat bir şekilde, aheste aheste yürürken bir yandan da ıslık çalar, türkü söyler. Tepeye vardığında gözleri arabasına ilişir, O da ne? Arabası bıraktığı yerde yoktur. Kısa bir aramadan sonra arabanın üstlüğünü az aşağıda derenin içerisinde ters dönmüş olarak bulur, fakat tekerleri yoktur. Sonunda mesele anlaşılır. Galiba öküzler arabada kaşınırken araba hareket eder ve üstlük yukarıda takılıp kalırken tekerler üstlükten ayrılıp dereyi bir bulur. Meğer zavalı adam, nasip ayağıma geldi diyerek kendi arabasının tekerlerini parçalamış da haberi yok. Adamın kan beynine yürür, ama ne çare... · HOCA DİNDEN ÇIKIYOR Salaçurda biçin zamanı... Bir Cuma günü cemaatin bir kısmı camide hocanın vaazını dinliyor, diğerleri de dışarıda bir mevzu üzerinde hararetli bir tartışma yapıyorlar. Hava sıcak olduğu için caminin kapısı açıktır. Bir ara dışarıdakilerin bağrışmaları camideki hocanın sesini bastırır. Hocanın duruma çok kızdığı ses tonundan ve yüz hatlarından anlaşılır. Hocanın çok kızdığını anlayan Cığız Ömer dışarı fırlar ve bağırır: Ula, dışarıda zırıltı etmeyin de içeri gelin, içerde hoca dinden imandan çıkıyor! · GAYDA BOŞA GİTMESİN Salaçurda düğün vardır. Baba-oğul davar sırasına giderler. Sürüyü köyün karşısındaki yamaca bırakırlar ve uzaktan düğünü seyretmeye koyulurlar. Gençler harmanda büyük bir neşe içerisinde keyifle bar oynamaktadırlar. Gerek oyuncuların neşesi, gerekse davul-zurnanın sesi baba-oğulun iştahını kabartır. Sıra Oğdar barına gelir. Baba oyun oynama arzusuna engel olamaz. Bulundukları yer yamaç olduğu için, yakınlarındaki büyük, düz bir taşın üzerine çıkar ve oğlunu da yanına çağırır. El ele tutuşurlar ve köyden gelen komutlara uyarak Oğdar barını oynamaya başlarlar. Bir ara köyden Açıl!... Açıl!.. diye oyun komutu gelir. Baba-oğul da komuta uyarak açılırlar. Ne var ki, taşın üzerinde oynadıklarını unutmuşlardır. İkisi de taştan düşer ve babanın ayağı kırılır. Oğul hemen babasının ayağını sarmaya uğraşırken, babanın kulağı yine davul-zurnanın sesindedir. Baba ayağının acısını unutur oğluna çıkışır: Ula oğlum, ne ki oldu, oldu. Sen bırak ayağımı da oyuna devam et. Bari gayda boşa gitmesin. · TATLI KITLAMA Salaçurlu rahmetli Şerif Çavuşa birkaç Hodlu misafir olurlar. Yemek vakti gelir, yemeklerini yedikten sonra Şerif Çavuş misafirlerin çayını da getirir. Misafirler, Şerif Çavuşun hazır cevap biri olduğunu bildikleri için aralarında anlaşırlar ve önce çaylarını tatlı yaparlar, sonra da tatlı çaylarını kıtlama içmeye başlarlar. Bir iki, derken Şerif Çavuş dayanamaz sorar: —Uşaklar siz ne yapıyorsunuz, öyle? Misafirlerden biri gayet rahat ve pişkin bir tavırla cevap verir: —Ağa, tatlı kıtlama içiyoruz... Şerif Çavuş, söylenenlerden pek bir şey anlamaz, ama endişesini dile getirmeden de edemez: —Uşaklar, eğer kendi evinizde de buradaki gibi tatlı kıtlama içiyorsanız için, helâl olsun! Yok, sadece misafirlikte içiyorsanız, o zaman burnunuzdan fitil fitil gelsin... · AKLIN BAŞAN TOPLA AHMET!... Saltlı Ahmet ikinci karısını da boşamış ve dul kalmıştır. Sonunda tekrar evlenmeye karar verir. Çöpçatanlığı ile bilinen Salaçurlu Paşa İsmail, Amhet'e taze bir dul bulur. Yalnız, kadın bekâr olduğu halde bir hata sonucu bir çocuk sahibidir. Paşa İsmail bu durumu Ahmete iletir, o da bu kadınla evlenmeyi kabul eder. Ne var ki meseleyi duyanlar bu evliliği uygun görmezler ve Ahmet'i pişman ederler. Ahmet de Paşa İsmail'e: İsmail, komşular beni korkuttu. Bu kadın bizim köye geldikten sonra da yanlış yapmaya devam ederse, benim başımı belâya sokar. En iyisi mi, ben bu işten vazgeçiyorum, der. Paşa İsmail, Ahmet'in bu endişesine önce güler, sonra da kızarak Ahmeti azarlar: Ula, aslanım aklın başan topla. Bu devirde millet kendi karısından bezmiş usanmış. Köyde üç-beş tane ihtiyar kalmış, onların da kendi karılarına bir şey edeceği yok. Senin karınla kim uğraşır? · BAŞKA ÇURLU Öğretmen Rasim Bey, oğluna para verir ve: Git, Salaçurlulardan biraz çivi al, gel.der. Çocuk gider, Salaçurlularda babasının istediği çividen bulamaz ve babasına telefon ederek: Baba, Salaçurlularda o çividen yok. Başka çurlulardan alayım mı? der. · ONA HOP DENİR Mİ? Salaçurlu Kaya Usta ile Şemsettin Adanada ortak bir minibüs alırlar. Bir yaz, iki aile, köylerini ziyaret etmek için minibüsleri ile yola çıkarlar. Oltuya kadar arabayı Kaya Usta kullanır. Oltudan sonra ise direksiyona Şemsettin geçer. Olur yol ayrımına gelirler. Kaptan Olur yoluna sapacak yerde, Artvin istikametinde gitmeye devam edince durumu fark eden Kaya Usta, telaşlı bir şekilde, oturmakta olduğu arka koltuktan: ;Hop, hooop! diye bağırır. Zaten acemi olan Şemsettin şaşırır. Kaya Ustanın neden bağırdığını anlamadan her ihtimale karşı frene sonuna kadar yüklenir. Araba sağ yanının üstüne şarampole devrilir. Arabadan çıkarlar. Ufak sıyrıklardan başka önemli bir şey yoktur. Yalnız arabada biraz hasar vardır. Can kaybı olmayınca biraz rahatlarlar. Şemsettinin aklı başına gelir, ama Kaya Ustanın neden bağırdığını hâlâ anlayamamıştır. Bu merakını gidermek, hem de suçu Kaya Ustanın üzerine yıkmak için Kaya Ustaya sorar: Ula Kaya, dur hele sen neden hop hop dedin? Kaya Usta da: Nedeni var mı? Kör müsün, Olur yoluna sapmadın! Kafanı doldurmuş Artvine gidiyorsun! Şemsettin bu sefer tabandan kızar: ;Ula, ona hop denir mi? Az kalsın eşşek cennetini boylayacaktık! · SEN BİR KÖRÜT VER... Niyakömlü rahmetli Hasan Ağa Olura gelir. Kebapçı rahmetli Lütfü Usta, hoş-beşten sonra, Hasan Ağaya: Hasan Ağa, gelirken bir keçi getirseydin, ben de o keçiyi yiyip geçmişini belleseydim olmaz mıydı? deyince Hasan Ağa da cevaben Lütfü Ustaya: Ula Lütfü, sen çok pahalıcısın. Sen bir körüt yedir, ben senin yedi sülaleni belliyeyim, der. · NE ZAMAN VERDİNİZ Kİ... Salaçurlu Enver Eğitmen bir taksi alır, ama ehliyeti bir türlü alamaz. Defalarca dosya yakar. Birgün ehliyetsiz araba kullanırken trafik polisleri durdururlar ve sorarlar: Beyefendi, ehliyetiniz? Eğitmen biraz kızgın, biraz da sitemkâr bir şekilde cevap verir: Ehliyeti ne zaman verdiniz ki, bir de utanmadan istiyorsunuz! · KOD İNDİRİYORDUM Salaçurlu Enver Eğitmen, arabasıyla köyünden Oltuya gitmektedir. Arabada oğlu da vardır. Bir ara dalar ve hiç kaza yapılmayacak bir yerde, sürati de çok az olmasına rağmen, arabaya takla attırır. Kazadan, baba oğul hafif sıyrıklarla kurtulurlar. Oğlu, aklı başına geldikten sonra, kazaya babasının dalgınlığının sebep olduğunu anlar ve babasına sorar: Baba, ne yapıyordun, Allahın seversen? Enver Hoca, gayet samimi bir itirafta bulunur: Kapnizerde kod indiriyordum oğlum... · SAMAN ANCAK BANA YETER Zeki Hoca besi yapmaktadır. Bu sebeple samana ihtiyacı vardır. Salaçurlu Tahir'de saman olduğu haberini alır. Gider kahvede Tahir'i bulur ve: Tahir Usta, sende fazla saman varmış. Bana bir ton saman verir misin? der. Bunun üzerine Tahir, biraz da boyun bükerek: Kusura bakma Zeki Hoca, benim saman ancak bana yeter, diyip Zeki hocanın isteğini geri çevirir. · BÖYLE ARDI MI GELİR? Orili Molla Memet, Niyaköme ramazan imamlığına gider. Daha ilk gün, yatsı namazının farzını kılarken, münferit kılmaya alıştığı için, Fatihayı cehren okuyacak yerde, hafiyen okumaya başlar. Cemaat, hocanın yanıldığını anlar. Onu uyarmak için içlerinden biri: Elham... der. Molla ayıkmayınca bir diğeri: Du lillah... diye ekler. Molla, yine ayıkmaz. Bu sefer bir başkası: Errahmanirrahim... der. Molla yine kendi âlemindedir. Hasan Ağa bakar ki, Mollanın ayıkacağı yok, daha yüksek bir sesle olaya son noktayı koyar: Ula uşaklar gözüne yanarım, böyle parça parça okuma ile bunun ardı mı gelir? Bozun da yeniden başlayalım. · ARTANLAR KİME? Uzun kış gecelerinde köy halkı, konaklarda toplanır havadan sudan sohbetlerle zaman geçirirlermiş. Gine böyle bir konakta köylüler sohbet ederlerken bir ara söz döner dolaşır ve köyde bir erkeğe kaç kadın düştüğüne gelir. Eşlemeler yapılır, her erkeğe bir kadın düşmektedir. Yalnız beş kadın açıkta kalır. Köylülerden biri: Peki, bunlar ne olacak? der. Bir başka köylü hemen cevap verir: Bu köye hiç misafir gelmeyecek mi? Artanlarda misafirlere! · İNEĞİN BOYNUZLARI Niyakömli Kerem dayının ineği merada otlarken yardan düşer ve ölür. Bu kara haberi Kerem dayıya söylemeye kimse cesaret edemez. Sonunda komşuları, hatırı sayılır iki ihtiyarı bu işe görevlendirirler. İki ihtiyar, Kerem dayıya giderler ve hoş-beşten sonra birisi: Kerem dayı, senin süslü inek var ya, o bugün otlarken yardan aşağı düşmüş ve ölmüş. Canın sağ olsun, der. İhtiyarlar zor bir işi başarmanın rahatlığına kavuşurlar ve Kerem dayının nasıl bir tepki vereceğini beklemeye koyulurlar. Kerem dayı gösterişe ehemmiyet veren biridir. Merakı da bu doğrultudadır: Ula uşaklar, boynuzları kırılmamıştır inşallah? · MEHMET BEGİN İTİ Mehmet Begin köpeği birgün birisini ısırır. Adam da Mehmet Beg&i mahkemeye verir. Mahkemedeki duruşmada, şikâyetçi, şikâyetini dile getirir. Hâkim, Mehmet Bege savunma yapması için söz hakkı verir. Mehmet Beg, savunmasını şöyle yapar: —Hâkim bey, şimdi sen Mehmet Beg'in iti olsan... Totigin uzatıp, kapının önünde yatsan... Ben de oradan geçerken totigen bassam... Allah için söyle, sen beni ısırır mısın, ısırmaz mısın? · YÜKLÜ EŞEK ÇIKAR Kivililer, köylerini Tavuskâr'a bağlayacak yolu yaptırabilmek için Erzurum valisini köylerine davet ederler. Yolun yapılması gereken güzergâhta patika bir yol vardır, vali ve mahiyeti köylülerin rehberliğinde bu yolu takip ederek Kiviye çıkacaklardır. Sarp bir kayalığa gelirler. Aşağısı çok yüksektir, vali bey aşağıya bakmaya cesaret edemez. Hayli korkan vali, yanındaki köy muhtarına sorar: —Muhtar, buradan çıkabilecek miyim? Muhtara fırsat vermeden bir vatandaş cevabı yetiştirir: —Vallahi vali bey, buradan yüklü eşekler bile çıkabiliyor, sen neden çıkamayasın? · İMAN KUVVETİ İnisetli rahmetli Recep dayı harmanın duvarından yola yuvarlanan taşı tekrar duvara koymak için Mustafa Hoca ile oğlu rahmetli Fazlı'yı yanına alır ve taşın yanına gelirler. Üçü bir olur ve taşı yukarı yuvarlamaya çalışırlar. Taş yenilmeyecek bir taş değildir, fakat Fazlı ile Mustafa'yı gülme krizi tuttuğu için bir türlü taşı yuvarlayamazlar. Tam bu sırada olay yerine Ağa Pehlivan gelir. Taşı gözüne kestirir. Taşı yuvarlamaya çalışanları itekleyerek: —Yazıklar olsun size! Bırakın da kenara çekilin bakayım... Ben bu taşı iman kuvvetiyle tek başıma yuvarlayacağım, der ve taşa omuz verir. Bir-iki hamle yapar, ama nafile taşı kıpırdatamaz. Büyük söylediğinin farkına varır. Son bir gayret ile can-ı dilden bir daha deneyince büyük bir gümbürtü kopar. Gürültü, ama ne gürültü... Yedi mahalle öteden duyulur adeta. Ağa Pehlivan yerinde yığılır kalır. Recep dayı fırsatı değerlendirir: ---Maşallah, sübhanallah!...Gördünüz mü uşaklar herifteki iman kuvvetini? · İYİSİNDEN BULAMADIM İnisetli rahmetli Fazlı ile Fikri, Olur'a gitmek üzere yola çıkarlar. Tam köyü çıkmak üzereyken arkalarından Hilmi bir şeyler bağırmaya başlar. Fikri dönüp dinler anlayamaz, bir daha tekrar ettirir, yine anlayamaz. Bu sefer Fazlı, Fikri'ye: —Ben ne dediğini anladım, haydi gidelim, der. Olur'a inerler, işlerini bitirirler ve köylerine dönmek üzere yola koyulurlar. Biraz geldikten sonra Fikrinin aklına gelir: —Fazlı, ağzaaan!.. Hilmi dayının dediğini aldın mı? der. Fazlı da: —Tamam, tamam... Sana sorarsa; iyisinden bulamadık, kötüsünden de almadık dersin, diyerek Fikri'yi rahatlatır. Köye gelirler. Hilmi, Fikri'nin yanına siparişini almaya gelir ve Fikri'ye: —Fikri getirdin mi? der. Fikri de gayet rahat bir şekilde: —Hilmi dayı, vallaha iyisinden bulamadım, kötüsünden de almadım, der. Bunun üzerine Hilmi: —Ula ben sana bir şey al demedim ki... Ben dedim ki, Salaçurlularda benim balta kalmıştı da onu gelirken getir. Fikri, Fazlı tarafından faka bastırıldığını anlar, ama iş işten çoktan geçmiştir artık. · TOPUNUZUN GEÇMİŞİNİ Harman zamanı İnisetli Fazlı ile babası (her ikisi de rahmeli) harmanda çalışmaktadır. Bir ara harmana Fazlı'nın arkadaşları gelir ve içlerinden biri Fazlı'ya: —Fazlı, haydi top oynamaya gidiyoruz, der. Fazlı gidince işinin aksayacağını düşünen Recep dayı harmana gelenlere kızar: —Topunuzun geçmişine başlatmayın. Başka işiniz yok mu? Cehennem olun da gidin burdan! Fazlı'nın arkadaşları Recep dayının kendilerine mi, yoksa "top"a mı sövdüğünü anlayamadan harmandan toz olup giderler. · BOKLU İŞLERE KARIŞMAM Bir kadının kocası vefat eder. Kadında gözü olan bir dul adam da, yol bir iş iki hesabı, kadına baş sağlığı dilemek için gider. Ama asıl maksadı kadını ayartmaktır. Adam, kadına baş sağlığı diler. Yarası deşilen kadın üzüntüsünden hem ağlar, hem de sayar: —Rahmetli tarla ekti, biçmeden öldü! Tarlaları şimdi kim biçecek?... Adam elini göğsüne vurarak: —Ben biçerim abla, der. Kadın devam eder: —Herif, öküzleri besledi de koşmak nasip olmadı. Onları şimdi kim koşacak?... Adam, yine elini göğsüne vurarak: —Sen merak etme, ben koşarım, der. Kadın ağlamaya ve saymaya devam eder: —Herif ölmeden on altın borç almıştı. Şimdi onun borcunu kim ödeyecek?... Adam, elini hazırlamış tam göğsüne vuracakken vazgeçer ve: —Abla, ben öyle boklu işlere karışmam, başın çaresine bak, der ve bir solukta evi terk eder. · GENÇLİĞİMDE... Könkli rahmetli Şahin dayı ihtiyarlamıştır. Birgün pantolonunun önünün ıslandığını gören ahbapları sorarlar: —Şahin Ağa, hayrola bu ne haldir? Şahin dayı iç çekerek durumu hal diliyle izah eder: —Bu termaşi gençliğimde eğemiyordum ki içeriye koyayım. Şimdi de bulamıyorum ki, dışarı çıkartayım. Demin de abdest bozmak icap etti, bulup dışarı çıkartıncaya kadar üstümü başımı hep ıslattım. · ETİN YAĞLISI İnisetli Çelebi Abdurrahman döneri, özellikle de yağlı döneri, pek sever. Birgün arkadaşlarıyla sıra kebabı yerlerken, arkadaşları, Abdurrahman'ın yağlı etleri tabağa biriktirdiğini, yağsız etleri ise yediğini görürler ve kendisine sebebini sorarlar. O da: —Evde bir tek annem var, ona döner götürmesem olmaz. Ama kebaba da doyamıyorum. Ben yağlılarını seviyorum, annem ise yağsızlarını. Burda yağsızlarını yiyorum, eve yağlılarını götürüyorum. Annem de yağlılarını sevmediği için onları da evde yine ben yiyorum. Böylece hem kebaba doymuş, hem de anneme kebap götürmüş oluyorum. · KÖNK CUMASI Könk ile İniset birbirlerine oldukça yakın iki komşu köydür. Bu sebeple Könklüler sık sık İniset'e gelirler. Yine birgün Könklülerden biri İniset'e gelmiştir ve bir ekmek dostunun evinde oturmaktadırlar. Öğlen vakti yaklaşınca ev sahibi abdest alır sonra da misafire: —Gel abdest al, cuma vakti yaklaşıyor, der. Könklü, şaşkın bir şekilde cevap verir: -Ya hu ağa dayı, biz cumayı dün kıldık ya!... · İŞTE O BENİM Könkli Şahin Ağa, karısı ölünce dul kalır. Birgün, köyün birinde, bir kadının kocasının öldüğünü duyar. Kadını tanıyanlar da kadını kendisine münasip görürler. Bunun üzerine hem kadına başsağlığı dilemek, hem kadını görmek, hem de beğenirse kadına kendisi için elçilik etmek üzere kadının köyüne gider. Kadını ziyaret eder. Başsağlığı dileğinde bulunur. Bu arada kadını da beğenir. Meramını dolaylı olarak kadına açmak için söze başlar: —Bak abla, yalnızlık bir tek Allah'a mahsustur. Ölenle ölünmez. Kocan rahmetli oldu, ama hayat devam ediyor. Münasip birini bulup evlenmen lazım. Kadın, önce tepki gösterir: —Herifi toprağa vereli henüz iki gün oldu. Konu komşu duyarsa ne der? Hem sonra öyle münasip birini bu devirde nerde bulacaksın? Şahin Ağa, kadının tava geldiğini anlar ve başlar alttan alarak anlatmaya: —Abla, biz ne güne duruyoruz? Biz de ehl-i İslâmız. Yeter ki sen iste, ben münasip birini bulurum. Mesela benim bildiğim biri var: Zengin, namazında niyazında, çok dürüst, çok yaşlı da değil... Senin elini soğuk sudan sıcak suya değdirmeyecek birisi. İstersen seni ona iş göreyim? Kadın biraz tereddütlü: —İyi, ama bu adam nerdedir? Görmek lazım yine de... Şahin Ağa: —Hiç gerek yok, abla. Beni gör, onu görme. Kadın: —Nasıl yani? Şahin Ağa, kuşun kafese girdiğini anlayınca kapıyı kapatır: —Abla, deminden beri ben sana kendimi anlatıyorum. Ben senden iyisini bulamam, sen de benden iyisini bulamazsın... Hiç hınk mınk etme... Bu iş tamamdır. Tabii kadın artık bu teklifi geri çeviremez ve izdivaç gerçekleşir. · SÜLEYMAN BEYİ KİM... Süleyman Bey, Erzurum'da çok çevresi olduğundan ve her kuruluşta iş yaptırabileceğinden bahseder. Hatta o anda mevzu-u bahis olan işi de hallettirebileceğini söyleyince orada bulunan bir arkadaşı ortaya konuşarak: —Bırakın Allah'ınızı severseniz! Erzurum'da Süleyman Beyi kim ne yapar, der. Bunun üzerine, Süleyman Bey heyecanla: —Kiiiim! .Kırk tanesi... der. · YANİ Kİ ÖĞRETMEN OLMUŞLAR!... Könkli İsmail dayı çok çabuk kızan birisidir. İnisetliler de onu kızdırmaktan adeta zevk alırlar. İsmail dayı, İnisetli Mecit dayının misafiridir. Öğretmenler İsmail'i duyunca Mecit dayının konağına koşarlar. Az sonra Mecit dayı sofra kurar ve sofranın ortasına büyükçe bir tepsi yerleştirir. Tepside burma katmer vardır. Mecit dayı: "Buyurun!" der, herkes sofranın başına konar. İsmail dayı da başköşeye kurulur. Bu arada öğretmenler bir mevzu açmışlar, lafı İsmail dayıya bırakmışlar, o da hararetli hararetli, eliyle, ayağıyla anlatmaktadır. Öğretmenler, kaş göz ederek anlaşırlar ve herkes katmerden bir halkayı eline alıp yemeye başlar. Tepsi artık boştur. İsmail dayı, bu arada bir yandan anlatmaya devam ederken bir yandan da elini aheste aheste tepsiye uzatır, eline bir şey değmeyince tepside şöyle bir gezinir, ama yine bir şey bulamaz. Emin olmak için tepsiye göz atar. Tepsinin boş olduğunu görünce fena kızar: —Allah'ın ateşini yiyin! Yani ki siz de öğretmen!... · BU SES ONU TUTMAZ İnisetli Eyüp Ağa, Hod'dan evlenir. Onu, Hod'a ayak dönümüne komşusu Mecit Ağa götürür. Akşam olur, evde otururlarken Eyüp Ağa, eniştelik adabı gereği, susmayı tercih eder. Uzun süre suskun durması ve biraz da yorgun olması Eyüp Ağa'nın uyumasına sebep olur. O, köşesinde uyuklarken, Mecit Ağa ile ev halkı ufaktan sohbet etmektedirler. Bir ara ev büyük bir gürültü ile sarsılır. Herkes önce şaşırır, sonra gürültünün kaynağı anlaşılınca yüzlerde imalı tebessümler belirir. Tabiî gürültüye Eyüp Ağa da uyanır. Durumu anlar, dikkatleri başka tarafa çekmek için başlar yanındaki tahtaları tırmalamaya. Maksadı, biraz önceki gürültünün tahtalardan geldiğine diğerlerini inandırmaktır. Hodluların bu basit numaraya kanmayacaklarını anlayan Mecit Ağa, ikinci bir defa mahcup olmamak için Eyüp Ağa'a seslenir: —Eyüp, boşuna uğraşma. Ne yaparsan yap, bu ses onun yerini tutmaaaz!... · GEVŞETMEYİN KOPTU!... İniset'te, Vardinek diye yüksek bir tepe vardır. Bu tepe yüzünden güneş, köye geç doğmaktadır. Bu duruma bir çözüm yolu bulmak isteyen köylüler, düşünürler, taşınırlar ve sonunda bu tepeyi devirmeye karar verirler. Rivayet olunur ki, birgün, köydeki çoluk çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek herkes Vardinek'te toplanır. Tepeye zincirler, kayışlar, urganlar bağlanır. Herkes zincirlere, kayışlara, urganlara sarılır. Bir zılgıtçı da büyük bir taşın üzerine çıkar ve başlar köylülere gayret vermeye. Herkes can havliyle zincirlere, kayışlara, urganlara asılır. Tam bu sırada, köylülerin arasında bulunan taze bir gelin boş bulunur ve büyük bir gürültüyle, "cart!..." çeker. Bu sesin dağdan geldiğini sanan zılgıtçı taşın üzerinden sevinç çığlığı atarak köylülerine müjdeli haberi verir: —Gevşetmeyin uşaklar, vallaha koptu geliyor! · İNİSET USULÜ İniset'te köyün ortasında büyük bir kaya vardır. Köylüler geçişi engelleyen bu kayayı dinamitle parçalayıp yolu genişletmek isterler. Yalnız patlama esnasında etrafa yayılacak taş parçalarının evlere zarar vereceğinden korkulmaktadır. Bir dahi (!) buna da bir çare bulur. Taş birçok yerinden delinir, dinamitler yerleştirilir, fitiller bağlanır ve fitiller ateşlemeye hazır hale getirilir. Sonra da evlerden getirilen onlarca keçe, parçalanan taşların etrafa yayılmasını önlemek için, taşın üzerine yorgan gibi örtülür. Herkes kaçıp saklanır ve merakla işin neticesini beklemeye koyulur. Görevlendirilen ateşçi, fitilleri teker teker ateşler ve o da kaçıp saklanır. Az sonra dinamitler büyük bir gürültü ile patlar ve ortalığı toz-duman kaplar. Herkes saklandığı yerden çıkıp taşın olduğu yere koşar. Taş parçalanmıştır. Etrafta irili ufaklı taş parçaları vardır, ama keçeler gözükmemektedir. Herkes bir müddet keçeleri arar ama nafile.... Az sonra, gökteki seyr ü seferini tamamlayan keçe parçaları, daha doğrusu yünler, birer birer yere inmeye başlayınca köylüler şaşırıp kalırlar. Artık olan olmuştur. Biraz daha beklerler, yünlerin hepsi yere avdet edince bütün yünleri toplarlar ve bölüşürler. Biraz önce omuzlarında birer keçe ile taş kırmaya gelenler şimdi evlerine birer mendil dolusu yünle dönerler. Ama olsun, birkaç baca delindi, bir iki duvar uçtuysa, bari taş da parçalandı ya!... · BUĞARSAK EDER LER MİYDİ? Kızıl Köyde, bir kurban bayramı, bir ineği kurban keserler. Kurban hissedarları ineğin karnını açarlar ve ineğin karnından bir dana çıkar. Bir muziplik akıllarına gelir. Danayı alır birkaç harman ötede kesilen öküzün yanına götürürler. Sonra köylerinin imamı Cafer Hocaya haber salarlar. Hoca gelince köylülerden biri gayet ciddi bir tavırla: —Hoca, bu dana bu öküzün karnından çıktı. Doğrusu biz bu işe akıl sır erdiremedik, ne de olsa cahiliz. Sen bir âlimsin. Bu işe sen ne dersin? der. Hoca, önce biraz düşünür. Pek bir şey anlamaz, ama meseleye bir yorum getirmesi de gerekir. Kendinden emin bir şekilde cevap verir: —Bu öküzü sağlığında buğarsak ederler miydi? · PIRDANOSLUNUN PUSULASI Pırdasolu birisi, bir yaz mevsiminde Oltu'ya gitmek üzere gece yarısında yola çıkar. Maksadı öğlen sıcağına kalmadan Oltu'ya gidebilmektir. Birkaç saat yürür; yorulur ve uyku basar. Hem dinlenmek, hem de uykusunu dağıtmak için yolun kenarında bir taşın dibinde uzanır. Yatarken de, kalktığında gideceği istikameti şaşırmamak için, başını gideceği yöne doğru uzatarak yatar. Biraz uyur. Ne kadar uyuduğu bilinmez; tuvalete çıkma ihtiyacı ile uykusundan uyanır. İhtiyacını giderdikten sonra gökyüzünde pek de parlak olmayan aya bakar. Vakit henüz erken diye tekrar yatar. Uykusunu alınca kalkar ve başını uzattığı istikamette yoluna devam eder. Bir müddet sonra şafak söker ve karşıda bir köy görünür. Gördüğü köyü Oltu yakınındaki bir köye benzeterek sevinir. Biraz daha yürüyüp köye iyice yaklaşınca, köyün kendi köyü Pırdanos olduğunu anlar. Meğer Pırdanoslu, abdest bozmak için kalktıktan sonra yatarken başını ters istikamete koymuş. Böylece Pırdanoslunun gece, Pırdasos'tan başlayan yolculuğu, sabah yine Pırdanos'ta biter. · OTOMAT S. Bey, bir tarihte Mersine gider. Gitmişken bir akrabasını da ziyaret etmek ister. Akrabasının oturduğu adrese gider. Akrabası beş katlı bir apartmanın beşinci katında oturmaktadır. Vakit gecedir. Zemin kattaki otomata basar ve merdivenleri aheste aheste çıkmaya başlar. Henüz bir kat çıkmışken merdivenlerin aydınlatmaları söner. Aşağı iner, otomata tekrar basar ve bu sefer biraz daha hızlı adımlarla çıkmaya başlar. Bu sefer ikinci kata çıktığında merdivenlerin aydınlatmaları yine söner. Koşa koşa aşağıya iner, biraz yorulmuştur. Nefesini toplar, otomata basar ve ok gibi fırlar. Büyük bir gürültüyle birinci ve ikinci katları çıkar. Bu sefer de henüz üçüncü kata çıkmışken ay