Tavusker ve Ortizliler Haber Portal: Ihsan Yalçın Ihsan Yalçın ================================================================================ eezmi on 04 December, 2008 01:50:00 tavusker EDEBİYATÇI GÖZÜYLE… ÇATAKSU Bu yazı için beni teşvik eden ve bu hafta sonu oğullarının sünnet düğününü kutlayacak olan dayıma ithafımdır. Yazıda adı geçenlerden ölenlere Allah’tan rahmet, sağ olanlara da hayırlı ve mutlu ömür geçirmeleri dileklerimle… Çocukluk çağından gençlik çağına geçiş basamağında olan iki kafadar, ineklerini otlatmak için çıktıkları Çoban Damları’ndan Gümüş Mahalle’yi seyrediyorlardı. Bu mahalle civarında gümüş madeni olup olmadığını bilmiyorum; ama sırtını yasladığı Kara Kuşak’ın etekleri bölgemizin siyah incisi “kehribar” (Oltu Taşı)ın çıkarıldığı tünellerle delik deşik olmuş durumda. Mahmut dayı evinin balkonundaki mütevazı tezgâhında bu karanlık tünellerden bin bir zahmetle çıkarılan taşlara el emeği göz nuru dökerek şekil vermeye çalışıyor. Mahmut dayı, genç kızların kulaklarına küpeler, parmaklarına yüzükler, boyunlarına kolyeler yaparken karşıda Mehmet dayı boş durur mu? Oturuyor o da tezgâhın başına ve delikanlıların ellerini arkada birleştirip çatırdata çatırdata çekecekleri tespih tanelerini dizmek için çarkı çeviriyor da çeviriyor. Diğer tarafta ise Hasan Ağa, ağa unvanının boşuna verilmediğini ispatlarcasına dut ağacının gölgesine attığı sandalyenin üzerinde ayak ayak üstüne atmış çayını yudumluyor. Bakkal, kahvehane ve postane nedeniyle köyün en işlek yeri konumunda bu mahalle. O üçgendeki kalabalığın eksildiğine şahit olmadım desem yalan olmaz sanırım. Bakkalda Avni Bey amca toptancıdan aldığı ürünleri raflara yerleştirirken kahvehanenin fayans ustası (!) müdavimleri okey taşlarını şakırtılar arasında yerlerine dizmekle meşguller. Postaneden çıkıp köyün ilim yuvası ortaokulun tepesindeki viraja giden postacı Tekin abi karşı mahallelerden bir komşuyu “….. telefon telefooooon!” diye bağırarak postaneye çağırıyor. Üstünde olduğumuz Kara Kuşak, postacının sözlerini bir kez daha tekrarlıyor: “….. telefon telefooooon!” Kuşağın bu yankısı üstündeki iki misafirin dikkatini dağıtıyor ve onlar da gözlerini Gümüş Mahalle’den çekip uzakları seyre koyuluyorlar. Bir yandan da isli demliği iki taşın üstüne koyup altına attıkları çalıları ateşleyerek çay demleme gayretine girişiyorlar. Hatibi, kaçmaya yeltenen ineği taş atarak geri çevirmeye çalışırken Edebii, heyecanlı sesiyle “Bak, Karakaban’dan bir araba çıktı.” diye sesleniyor. İkisi de dağlarla çevirili oluşu nedeniyle sarp bir kaleye benzeyen köyün kapısı konumunda olan Karakaban’a dikiyor gözlerlini. Kale kapısından köye giriş yapan; yıllarca köylüyü ve tadına doyum olmaz ürünlerini Olur’a ve Oltu’ya taşıyan, saçlarını bu uğurda ağartmış sabırlı ve emektar servisçi Şeref abiden başkası değildi. Ford minibüs, dereyi geçerken hafifçe durakladı. Bu duraklamanın sebebini yukarıdan gelen suyun yolu aşındırmasına bağlayanları ben nasıl haksız bulmuyorsam onlar da benim bu duraklamanın aslında kocaman ağzını açarak gelenlere “hoş geldiniz” diyen mağaraya “hoş bulduk” deme amaçlı olduğunu söylememe itiraz etmezler sanırım. Şoförün sağ ayağı gaz pedalı üzerindeki baskısını artırınca ford, kuyruğuna basılan aslan gibi homurdanarak Taşbaşı’na doğru tırmanıyordu. Köyün uç beyliği mahiyetindeki Taşbaşı mahallesinde ilk yolcusunu- bilmem Mahmut dayı mı yoksa Dursun dayı mıydı?- indiren ford yoluna devam ediyor. Tecrübeli şoför, evleri yola nazır olan komşuları kornayla selamladıktan sonra frene bu kez köy muhtarı Nail Bey’i indirmek için basıyor. Bagajdan eşyalarını indirip muhtarı evine doğru yolcu ettikten sonra” yaz var kış var, acele edecek ne iş var?” dercesine ağır ağır hareket ederek ilerleyen minibüs, mezarlığın yanından geçerken içindeki yolculardan hayat yolculuğunu tamamlayıp bekleme salonu mahiyetindeki kabre geçmiş olanlara selam veren veya bir fatiha okuyan oldu mu bilemiyorum. Traktör gibi taşıma araçlarının olmadığı dönemlerde bahçelerin odun, ot ve meyve- sebzelerini taşıma problemi yaşamamak için bahçelerin içine kurulan evlerin bahçe içlerinden yol üstlerine taşınma çalışmaları nedeniyle nerdeyse her mahallede çekiç sesleri arasında çalışanları selamlayarak yola devam eden yolcular, köyümüzün lakaplarıyla birbirinden ayrılan on dört Binalisinden biri olan Fıyıh Binali dayının bakkalının önünde bir kez daha durmak zorunda kaldılar. Dostları, akrabaları, sevenleri hem kavuşturan hem ayıran, bunun için de sevildiği oranda içten içten kızılan servis aracı Efkar tepesi’nin keskin virajını dönerken tepenin efkarlı sakini Mustafa Yüksel abi sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyordu. Bütün bu olup bitenleri Çoban Damları’ndan seyreden gençlerin çayları hazır olmak üzereydi. Ancak Edebi, Hatibi’ye çayın çökmediğini karıştırılması için bir kaşığa ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Bu arada bilmem hangi zor vazifeyi tamamlayıp azad olan Karakaçan’a binip Çoban Damları’nın yolunu tutan Mizan çıkageldi ve elindeki sopayla çayı karıştırdıktan sonra buram buram kokan çayı bardaklara dökmeye başladı. Birinci çaylar bitirilirken minibüs postanenin önünde durmuş ve Şeref abi gurbet mektuplarını postacıya teslim ediyordu. Bilmem kaç köyün adını taşıyan bahçeye sahip köyümüzün bilmem hangi köyün adını taşıyan bahçenin ( Kahlı bağ, Könklü bağ, Ortizli bağ vs.) bilmem hangi köyden göçen sahibi bahçesini Kızıl çayın bilmem kaç köy geçip kaç taşa başını çarpa çarpa gelen sularıyla sularken yolunu kaybedip bahçeye kadar gelen bir alabalığı görünce gözleri parıldadı. Balığı tutup kafasını gövdesinden ayırdıktan sonra azığını getirdiği çantasının içine attı. Bu arada minibüs, köyün iki yakasını birbirine bağlayan köprünün üstünden geçiyordu. Fevzi, Sıtkı ve Kahap Beylerin evini geçip Verana tepesini de tırmandıktan sonra araba gözden kayboldu. İnekler o taş dibi senin bu taş dibi benim diyerek otlarken sırtlearını kuşağa yaslayıp minibüsün gelip geçtiği yerleri seyreden Edebi, Hatibi ve Mizan, araba görünmez olunca gözlerini daha yukarılara çevirip anılarını paylaşmaya başladılar. Edebi, Karakuşak ve Boz Kuşak’ın taş nanelerini, kuzeyin lalelerini buralardaki çobanlıklarını, kırmızı oğlağı kartal kaptığında çocuk kalbinin duyduğu üzüntüyü anlatırken Mizan, Haslar, Hurmut, Kabuşut maceralarını yad ediyor bununla da yetinmeyip başını karşıya çeviriyor; Otner ve Perizottan getirdiği çamları, Cahk ve Hüvekten getirdiği pelitleri ballandıra ballandıra anlatıyordu. Hatibi ise anlatmaya Kızılkaya’dan başlıyor, Musluk, Köper, Köter derken Vakös’ten merkeplerle taşıdığı ekinlerle anlatıma nokta koyuyordu. Gençler hatıralarını yad ederken bir yandan da en son Verana’yı geçtikten sonra gözden kaybettikleri minibüsün dönüşünü de takip ediyorlardı. Aradan epey zaman geçmişti. Görmeseler de Şeref kaptanın Çukur mahalle Kesor yolcularını bıraktığını Hüvek’in soğuk suyundan kana kana içip elini yüzünü yıkadıktan sonra geriye döndüğünü ve Çukur mahallenin tarihi camiini uzaktan selamladıktan sonra birazdan görüş alanına gireceğini tahmin edebiliyorlardı. Birkaç dakika sonra araba yeniden Verana’da görülünce tahminlerinde yanılmadıklarını anladılar. Araba Gagalavur mahallesi camiinin yanından geçerken çalınan kornanın yalanın düşmanı yılanların dostu halk hekimi Cemal dedeye, akşam namazını bekleyen Rasim Hoca’ya ve giyim kuşamıyla ve asil tavırlarıyla gerçek bir bey olan Erdal Bey’e selam anlamı taşıdığını tahmin için müneccim olmaya gerek yoktu. Ford minibüs günlük yolculuğunu tamamlayıp Çatker’de son durağına vardığında güneş son ışıklarını da toplayıp ufukta kaybolmak üzereydi. Çoban damlarından derin dere, kötü dere ve sulu dereye kadar otlayıp bir de kana kana su içip karınlarını iyice şişiren inekler geri dönüp gelmiş ve acemi çobanlarına eve gitme zamanının geldiğini müjdeliyorlardı. İnekleri önüne katıp evin yolunu tutan gençler, bu kısa zamanda yaşadıklarının yıllar sonra böyle bir yazıya çekirdeklik edeceğini nereden bileceklerdi. Zamanla internet diye bir iletişim aracının hayatımıza gireceğini, bir gönüllünün çıkıp köyü tanıtma ve köylüyü buluşturma amacıyla bir site kuracağını Mizan’ın Edebi’den köyü edebi bir dille anlatan bir yazı isteyeceğini ama Gümüş mahalleden başlamayı şart koşacağını, Edebi’nin de köyün ortasında kalan Gümüş mahalleyi yazının başına alabilmek için böyle bir kurguya ihtiyaç duyacağını bilemezlerdi tabi. İhsan YALÇIN Okulumuza Sahip Çıkalım Geçmişi Yad Edelim Selamun aleyküm, Saygıdeğer Köylülerim! Parisorlu olup şu an Elazığ İlahiyatta prof olan Temel Yeşilyurt abimle site hakkında konuşurken "köyümüz orta okulunun mezunlarıyla ilgili bir paylaşım bölümü oluşturulsa iyi olur." dedi. Gerçekten de çevremizdeki köylere de hitap eden ve 60lı yıllardan beri yüzlerce mezun vermiş ve önemli insanlar yetiştirmiş olan okulumuzun ikinci kademesi şu anda Taşlıköy'e taşımalı olarak gidiyor. Korkarım yakında tamamen kapanma tehlikesi olabilir. Onun için de okulun mezunları listesine ulaşabilir ve sitede yayınlayabilirsek daha sonra da şu an kimin nerde hangi konumda olduğuna paylaşımlarla ulaşabilir ve mezunların birbiriyle görüşüp hasret gidermesine vesile olabiliriz. diye düşündüm ve size aktarmak istedim. Bu konuda ben de yapabileceğim bir şey olursa destek olmaya çalışırım. İhsan YALÇIN Yakın mıyız Uzak mı? Ataların engin tecrübelerinden süzülüp bize yol gösterici olarak bırakılan en güzel mirastır atasözlerimiz. İşte bu hazinenin nadide bir incisi olan “Gözden uzak olan gönülden de uzak olur.” Sözünü irdelemek istiyorum bu yazımda. Gerçekten gözden uzak olan gönülden de uzak olur mu? Bu sözün söylendiği, bu düşüncenin hüküm sürdüğü eski devirlerde insanlar arasında ne maddi uzaklık vardı ne de manevi. Mesela aile bireylerinden biri Doğunun küçük Bursası Tavusker’de, diğeri Marmara’nın büyük Tavuskeri Bursa’da değildi. Kardeşlerden biri, coşkuyla akıp Kireçlidere mevkiinde birleşerek “Çataksu” olan Kesor Çayı ve Kızıl Çay’ın sularıyla bahçesini sularken diğeri hayat mücadelesine Yeşilırmak’ın kıyılarında devam etmiyordu. Baba Akdağ’ın, oğul Uludağ’ın eteklerinde aramıyordu nasibini. Üstelik gönülleri de birbirine yakındı o insanların. Acıda da sevinçte de, işte de eğlencede de birlikteydi o gönüller. Komşusu aç iken tok yatmazdı mesela o insanlar. Bir gün cemaate gelmeyen, ertesi gün mutlaka aranırdı. Sonra güzel dilimize “gurbet” diye bir kelime girdi aniden. Sonra “hasret” diye bir yakınını aldı yanına. Önce maddi mesafeler açıldı; uzadıkça uzadı yollar komşular, dostlar, akrabalar arasında. Hayat şartları, geçim sıkıntısı bunu zorunlu kılmıştı muhakkak. Ancak henüz gönüller birbirinden uzaklaşmadığı için atın yerine arabayı, uçağı; mektubun yerine telefonu, messengeri koyarak uzakları yakın etmeye çalıştı insanlar. Yani her şey hala çok iyi gidiyordu. Ne zaman ki gazeteler sayfalarına, televizyonlar ekranlarına ve internet bütün dünyamıza anavatanları olan Batı’nın bireysel, çıkarcı, kopuk hayatından örnekler taşımaya başladı işte o zaman kahrolasıca uzaklık gönüllerimize de düştü. Bu virüssaçarlar önce şehirlere uğradığı için bozulma da önce şehirlerden başladı ve sâri bir illet gibi en ücra köylerimize kadar ulaştı. Şehirlerde aynı apartmanda oturduğu halde birbirine selam bile vermeyenleri kınarken köylülerimizin incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle birbirlerine yabancılaştıkların şahit olduk. Bu fani dünyada her şey gibi bu hastalık da geçiciydi. Dünya dönüyor, devran dönüyordu. “Yiğit düştüğü yerden kalkar.” Misilli bu bozukluk da gördüğüm kadarıyla şehirlerden başlayarak düzelme yoluna girmiştir. İnsanlarımızın dernekler ve internet siteleri gibi ortamlarda yeniden yakınlığı tesis etme yolunda gösterdiği çabalar geleceğe umutla bakmamız için öncü sebepler olarak görünüyor. Evet, ümitvar olalım. Yarın, bugünden daha iyi olacak. Bütün uzaklıkların yakın olması temennisiyle… Var mısın Yok musun?Merak: İnsanoğlu meraklıdır. Türk insanı daha da meraklıdır. Günümüzün popüler meslekle- rinden olan medya mensupları da bizim bu damarımızdan çok istifade ediyorlar. Hiçbir faydası olmayan, eğitici hiçbir unsur taşımayan, sadece merak duygumuza hitap eden programlarla az mı oyaladılar bizi. Yazımıza konu olan yarışma programı da bu babda değerlendirebileceğimiz programlardan ne ilki ne de sonuncusu. Gündemdeki yarışma: 24 saatlik günümüzü çağrıştıran 24 kutu ve içlerinde 1’den 500.000 YTL’ ye kadar ka- zanılacak parayı gösteren rakamlar. Tahminler, hisler, oranlamalar, seyircilere ve yakınlara da- nışmalar… Bütün çaba, büyük miktarlara sahip kutuları sona saklayıp büyük bir kazanç elde et- mek. Farklı elemelerden geçip stüdyoya kadar gelmiş adayların her birinin yarışmacı olma şansı yirmi dörtte bir. Kutusunu da kendi seçemiyor. O da ihtimaller hesabına bağlı. Merak İlmin Hocasıdır: Başa dönelim. Hiçbir şeyde israf etmeyen ve israfı sevmeyen, kullarından da israf et- memelerini isteyen Yüce Mevla, merak duygusunu boşuna vermemiştir. Zira merak ilmin hocası dır; ancak merak ettiğimiz ve uğruna zaman ve çaba harcadığımız şeyin iki dünyamızdan en azından birine katkı sağlayacak bir şey olması şartıyla. İsraf: Yüce Mevla israfı yasaklayıp iktisadı emrederken “ Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz.” Diye buyurduğu için israfı yalnız yiyecek ve içecekler sahasında değerlendirme yanılgısına düşüyoruz. Evet, enva- ı çeşit yiyecek ve içecekler hayatımızın devamına vesile olan hürmete değer nimetlerdir. Ancak burada biraz da alabildiğine müsrifçe harcadığımız; ama farkında ol- madığımız daha farklı nimetlerin israfına dikkat çekmek istiyorum. Zamanın İsrafı: Öncelikle bu yazının kaleme alınmasına vesile olan zaman israfını ele alalım. Günümüzün yirmi dört saatten bir saatini ebedi hayatı bize kazandıracak beş vakit namaza harcamakta tem bellik ediyor; (kılsak bile daha önemli bir işe yetişecekmiş gibi alelacele kılıyoruz) ama iki üç saatini bugünkü yarışmacı acaba kaç para kazanacak diye TV başında rahatça harcayabiliyoruz. Erkekler maç, bayanlar dizi tutkusuyla en güzel zamanlarını yüreği bile sızlamadan boşa harca- yıp tüketiyor.Yanı yeterli gelmiyor diye şikayetçi olduğumuz zamanı bonkörce harcayıp israf diyoruz. Yeteneklerin İsrafı: Kıymetini bilmeyip israf ettiğimiz değerler yalnız zamanla da sınırlı değil tabiî ki. Hepsini sıralamaya bu yazının kapasitesi yeterli gelmez; ama numune olarak denizden birkaç katre daha sunmak istiyorum. Mesela istidatlarımız, yani kabiliyetlerimiz. Bireysel ve toplumsal hayatımızı daha da güzelleştirecek faaliyetler için bize bahşedilen bu nimet de insanoğlunun müsrifliğinden nasibini alıyor. Yok rekor denemesi, yok bilmem ne adı altında hiç kimsenin işine yaramayacak beceriler sergilenmeye çalışılıyor. Kırk kese altın, kırk değnek: Söz buraya gelmişken “ kırk kese altın, kırk değnek” hikâyesini anlatmamak olmaz. Rivayete göre bir zaman padişahın huzuruna çok hünerli olduğunu iddia eden bir adam getirmişler. Padişah, adamdan hünerini sergilemesini istemiş. Bay hünerli bilmem kaç metreden attığı ipliği iğnenin deliğinden geçirmiş. Yaptığı iş gerçekten de sıra dışı olduğu için padişah adama kırk kese altın verilmesini emretmiş. Sonra merak edip bu beceri için ne kadar çalıştığını sormuş. Bilmem kaç yılını bu hüner (!) için harcadığını öğrenince de kimseye bir faydası olmayacak böyle bir iş için bu kadar gayretin kar- ı akıl olmadığını belirtip bu sefer de adama kırk değnek vurulmasını emretmiş. Günümüzde de bu değnekleri fazlasıyla hak eden insan sayısının hiç de azımsanmayacak kadar olduğu sanırım su götürmez bir gerçektir. Sevginin israfı: Bir de sevgilerimizin israfından bahsederek konuyu toparlamaya çalışalım. Önce Yaradan’ı sonra da Yaratan’dan ötürü yaratılanı onun namına sevmemiz gerekirken günümüz insanının kimleri ve neleri sevdiği hepimizin malumu. Makamı, şan u şöhreti ve parayı her şeyden çok sevenlerden bilmem hangi futbol yıldızını yakın akrabalarından daha çok sevenlere kadar geniş bir yelpazeyi oluşturuyor sevgi müsrifleri. Hele bir de sanatçı adlı altın tepsiler içinde halka sunulan insanlara karşı hiç de hak etmedikleri kadar sevgi besleyen hayran kitlesi yok mu? İşte onlar da en büyük sevgi müsrifleridir. Zira sanatçı maskeli bu insanlar, halkı ve kendi hayran kitlesini aşağılamak için adeta sıraya geçiyorlar. Biri, “Benim oyum çobanın oyuyla nasıl bir olur?” diye yakınırken bir diğeri, alkışlarını yeterli bulmadığı hayranlarına “Diyarbakır’dan mı geldiniz, dağdan mı geldiniz?” diye hakaretler savuruyor. Ama asıl suçlu onlar mı, yoksa onlar için çıldıranlar mı? Siz karar verin. Yaralı gönül sazı eline aldı mı sözü, kalemi eline aldı mı da yazıyı kesmek istemez bir türlü. Sözün güzelliğinin kısalığında olduğunu bilmeme rağmen ben de yazıyı uzattığımın farkındayım. Bu uzun yazıyı yine başa dönerek bitirmek istiyorum. Başta kendim olmak üzere hepimiz kendimizi karşımıza alıp şu soruyu soralım: Bu kısacık hayatta bize ikram edilen her türlü nimetin kıymetini bilip israf etmemeye VAR MISIN YOK MUSUN? İhsan YALÇIN KİTABIN FERYADI Geçen gün dersimin olmadığı boş bir zamanımı değerlendirme amacıyla kütüphanemizden bir kitap aldım ve “Gel dostum seninle biraz sohbet edelim.” dedim. Madem bana dostum dedin ve madem benimle sohbet etmek istiyorsun şimdi söyleyeceklerimi can kulağıyla dinleyip hemcinslerine iletmeni istirham ediyorum, diye cevap verdi kitap. Sonra da bir dokun, bin ah işit misali yıllardır kimseye anlatamadığı duygularını sitemkâr bir dille anlatmaya başladı. Ben de elçiye zeval olmaz diyerek kitabın feryadını aynen paylaşmak istedim. Ben aradan çekiliyorum ve hep beraber kitaba kulak verelim diyorum. Yıllar önce bir dağ yamacında henüz küçücük bir fidan iken sizin büyükleriniz gibi bana da “Büyüyünce ene olmak istiyorsun?” diye bir soru yönelttiler. İlk emri “oku” olan bir dinin mensuplarının ve çocuklarına “Kitap en iyi dosttur.” Düşüncesini belletmeye çalışan bir milletin yaşadığı bir topraklarda bulunmanın hevesiyle büyük bir heyecanla “Kitap olmak, elden ele dolaşmak ve insanlarla sohbet etmek istiyorum.” dedim. Günün birinde insanların balta darbeleriyle hayatımı sona erdirmeye çalıştıklarını görünce küçüklüğümdeki o güzel dileğin tesellisiyle bu acıya dayanabildim. Son balta darbesiyle yere uzanınca acılarımın bittiğini düşünmüştüm. Meğer acıların büyüğü geride imiş. Yerde beni dallarımdan ve budaklarımdan arındırıp dümdüz yaptılar. Buna da katlandım, çünkü ben kitap olacaktım ve dosdoğru insanların yetişmesine katkıda bulunacaktım. Beni yaşadığım bu dağın yamacından alıp bilmediğim uzak bir yere götürdüler. Ümit ve endişe arasında beklerken bir gün de gelip derimi yüzdüler ve beni götürüp hamur yaptılar. Bunlar da canımı çok yaktı; ama artık rahatlamıştım. Çünkü artık en azından kâğıt olacağım garanti idi. Bir süre de karıştırıldıktan sonra suyumu almak için kocaman silindirlerle beni ezdiler. Bununla da yetinmeyip sıcak silindirler arasında beni kurutmaya başladılar. Son pürüzlerimi de giderdiklerinde artık kesilmeye hazır bir kâğıttım. Çok büyük acılar çekmiştim; ama büyük hedeflere ulaşmanın kolay olmadığının bilincindeydim. Onun için de o büyük emelime yürümenin mutluluğuyla hepsini unutmuştum. Kâğıttan kitaba geçiş sürecinde yaşadıklarımı ise hedefe yürümenin heyecanından hatırlamıyorum bile. Kitap olarak bir kitapçının vitrininde yerimi aldığımda gelecekte yaşayacağım üzüntülerden habersiz “Bütün sıkıntılar geride kaldı.” diyerek büyük bir heyecanla beni alıp okuyacak ilk insanı bekliyordum. Bu bekleyişim çok uzun sürmedi. Bir gün giyim kuşamlarından, hal ve hareketlerinden varlıklı insanlar olduğunu hissettiğim birkaç kadın kitapçıya geldi. Sahibimiz kazanacağı paraların hesabıyla bu seçkin müşterileriyle yakından ilgilenirken ben “keşke beni alsalar.” diye dua ediyordum. Müşterilerden birinin elini üzerimde hissettiğimde kalbim heyecandan duracak gibi olmuştu. Kadının bir satırımı bile okumadan yalnız kitapçının tavsiyesiyle beni de birkaç arkadaşımla bir poşete atıp evine götürmesi beni üzse de mutluluğumu bozmak istemiyordum. Para verip beni aldığına göre elbette benimle konuşacaktır, diye düşünüyordum. Artık yeni sahibimin görkemli evinin süslü kitaplığındaki yerimdeydim. Bu yeni yurdum bazı günler sahibemin hatırlı dostlarının akınına uğrar; bu dostlar yer, içer, güler, eğlenirlerdi. Yaptıkları alışverişlerden, izledikleri filmlerden, gezip gördükleri yerlerden gururla bahsederlerdi. Arada bir kitaplıklarından ve bu kitaplıkların mahzun misafirlerinden diğerlerine caka satma vesilesi olarak bahsederler; ama hiçbirimize ellerini bile sürmediklerini, üzerimize konan tozları bile hizmetçilerine aldırdıklarını söylemezlerdi. Bu evde geçmişe rahmet okutacak yalnızlık ve ilgisizlik sıkıntısıyla bilmem kaç yıl geçirdim. Bir gün evin çocuğunun annesine “ Sınıfımızdaki herkes okul kütüphanesine bir kitap götürecek, ben de götürebilir miyim?” diye sorduğunu duydum. Bizleri sadece kültürlü görünme aracı olarak gören sahibem, umursamaz bir dille; “Kitaplıktan istediğini al, götür.” diye cevap verdi. Bu cevap uzun zaman sonra beni yeniden heyecanlandırdı. İnşallah beni götürür diye içimden geçirdim. Ertesi sabah çocuk beni çantasına koyup okula götürünce yeniden ümitlenmiştim. Çünkü öğrencilerin bizimle gerçek dostluklar kuracağını düşünüyordum. Nihayet içimdekileri birileriyle paylaşabilecektim. Yeni mekânım artık bir okul kütüphanesiydi. Buradaki ilk günlerimde okulun yüzlerce öğrencisi olmasına karşın kütüphaneyi ziyaret edenlerin tek tük olması dikkatimi çekti. Asıl mutluluğa ulaşabilmek için acaba ne kadar daha bekleyeceğim diye düşünmeye başladım. Bir gün kütüphaneye gelen bir öğrencinin beni sorduğunu duyunca,; “İşte şimdi zamanı geldi. Demek yıllardır kurduğum hayal artık gerçek olacak.” Dedim kendi kendime. Meğer öğretmeni beni ödev olarak vermiş o öğrenciye. Çocuk, beni evine götürdüğü ilk gün sayfalarımı karıştırdı, baştan beş on sayfa okudu ve kapatıp televizyonun üzerine bıraktı. Biraz üzülsem de en azından insanlarla ilk yakınlaşmam gerçekleşmişti ve daha fazlası için de ümitliydim. Çünkü çocuğun ödeviydim, yani onun bana ihtiyacı vardı. Bu kadar bekledikten sonra biraz daha bekleyebilirdim. Günlerce o televizyonun üstünde sabırla bekledim. Evin sakinleri geliyor, hemen yanımdaki kumandayı alıyor, o kanal senin bu kanal benim geziniyorlar; ama hiçbiri bana dokunmuyordu bile. Günler sonra çocuk beni televizyonun üstünden alıp bilgisayarın yanına götürdü. Ayraç hala ilk sayfalarımdan birinde duruyordu. Arka kapağımı çevirip oradan bilgisayarına bir şeyler yazdı. Sonra da internetten hakkımda bulduğu bilgileri yazdıklarının üzerine kopyalayınca ödevini tamamlamış oldu. Ödev, teknolojinin de yardımıyla kısa yoldan bitince çocuğun benimle de işinin bittiğini edindiğim bunca yıllık tecrübeyle hissedebiliyordum. Ertesi gün beni götürüp kütüphaneye teslim ettiğinde yanılmadığımı anladım. Halbuki yanılmayı ne kadar çok isterdim!.. Şimdi artık bütün ümidimi kaybetmiş olarak insanların düşünce ufkuna bir kapı açamadım. Keşke evlerinde bir kapı olsaydım, hatta kapılarına bir eşik olsaydım daha mı iyi olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Bu yakınmalarım genel çoğunluk içindir. Bizim gerçek dostlarımız üzerine alınmasın; ama sayılarını artırmaya çalışsınlar. İhsan YALÇIN HİCRET Bundan tam 1430 yıl öncesiydi. Sebeb- i kainat semere- i kainat olan Alemlerin Efendisi ve az sayıdaki sahabesi akıl almaz sıkıntılara maruz bırakılmıştı. İşkenceler dayanılmaz hale gelince Yüce Mevla Medine’ye hicret için en sevgili kuluna izin vermişti. Kendisine inanmayanların bile Muhammedül Emin’i, emanetleri sahiplerine teslim etmek üzere amcasının oğlu, damadı, daha sonra da halifesi olacak olan Ali- yi Haydari’yi yatağında bıraktıktan sonra müşriklerin hak ve hakikata kapalı gözleri önünden geçip yanına en sevgili arkadaşı Sıdık- ı Ekber’i de alıp tarihin seyrini değiştirip yeni bir milat olacak bir yolculuğa çıkıyordu. Yani kayalık Mekke’den ve kalpleri Mekke’nin kayalarından daha kaskatı kesilmiş Mekkelilerin zulmünden bağlık bahçelik Medine’ye hicret ediyordu. Bu kutlu yolculukta ilk durak, gözü dönmüş müşrikleri atlatmak için sığındıkları Sevr mağarası idi. Kendilerine çok güvenen müşriklerin ikinci mağlubiyeti burada gerçekleşti. Hem de mağaranın ağzına ağını geren bir örümcek ve o ağa yuva kurup yumurtlayan iki güvercin vasıtasıyla… Habibini, gözleri önünden geçip giderken bile onlara göstermeyen Yüce Mevla burada da kutlu yolcuları bir örümcek ve iki güvercinle koruyordu. Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’nın ifadesiyle; “Örümcek ne havada, ne suda, ne yerdeydi Hakkı görmeyen gözlerdeydi.” Sevr’de geçen zaman diliminde Sıdık- ı Ekber’in müşriklerin mağaranın kapısına kadar geldiklerindeki –kendi namına değil Alemlerin Efendisi adına duyduğu- endişesi; Yüce Nebi’nin ise tam bir teslimiyetle; “Korkma Allah bizimle beraberdir.” ve “Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim zarar verebilir?” güven telkin eden ifadeleri de bizim için çok muhtaç olduğumuz dersler içermektedir. Sıkıldığımızda, bunaldığımızda, darda kaldığımızda güveneceğimiz ve yöneleceğimiz yegâne adresi göstermektedir. Sevr, aziz misafirlerine üç gün ev sahipliği yaptıktan sonra onları Medine’ye uğurlamış ve günler sonra bu kutlu yolcular Medinelilerin sevinç çığlıkları eşliğinde Medine’ye ulaşmışlardır. “Beşiğin, yurdun, yuvan Mekke’de bunalırsan Medine’ye göçerdin. Biz bu dünyadan nereye Göçelim ya Muhammed? Yeryüzünde riya, inkâr, ihanet Altın devrini yaşıyor. Diller, sayfalar, satırlar Ebu Lehep öldü, diyorlar. Ebu Lehep ölmedi ya Muhammed Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.” Arif Nihat Asya Yüce Nebi için yazdığı Na’tında hicretten bu şekilde bahsediyor. Acaba her hali ve sözü bize örnek olması gereken Resuller Resulü’nün hicreti bizim için ne anlam ifade ediyor? Namazımız nasıl ki onun miracına bir ayinelik ediyorsa kendi âlemimizde batılsan hakka, şerden hayra yapacağımız hicretin de onun hicretine ayine olmasına çalışmalıyız. Yani kahveden camiye, ezanlar bizi Allah’ın huzuruna çağırdığında tv başından seccade başına geçebiliyorsak biz de o hicretten nasiplenmiş sayılırız. Kin ve düşmanlıktan sevgi ve hoşgörüye, kibirden tevazua, tembellikten çalışkanlığa, cimrilikten cömertliğe, kısacası Allah’ın razı olmadığı her türlü yaşantıdan bizi ebedi saadete ve rıza- yı ilahiye nail edecek bir hayata yapacağımız kutlu yolculuk da bizim hicretimiz olabilir. Bu yolculukta engeller de çok olacaktır, şerre davet edenler de. Hatta çeşitli sıkıntılara da maruz kalabiliriz. Ama unutmayalım ki Resul- i Kibriya’nın hicreti çok daha tehlikeli ve sıkıntılı geçmişti. Hem hayırlı bir işte zahmetin artmasının neticedeki sevabın da artmasına vesile olacağını unutmamak lazım. Bu duygu ve düşüncelerle tüm dostların 1430. hicri yeni yıllarını tebrik eder; bu yeni yılı rıza- yı ilahi dairesinde huzurlu bir şekilde geçirmelerini temenni ederim. İhsan YALÇIN EĞİTİM YANILGILARIMIZ Yeni bir eğitim- öğretim yılına başladığımız bu günlerde bir eğitimci olarak bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istedim. Ancak devenin ”Neden boynun eğri?” sorusuna verdiği cevap misali neresinden tutsam elimde kalacağını bildiğim için eğitimin sistem boyutuna hiç girmeyeceğim. Sadece eğitim- öğretim sacayağının üç ayağı olan öğretmenler, öğrenciler ve velilerde gözlemlediğim zihniyet yanlışları üzerinde duracağım. “Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez.” Düsturundan hareketle öncelikle benim de içinde bulunduğum öğretmenler grubunun yanılgılarını ele alalım. Tatili özlediği kadar okulu ve öğrencilerini özlemeyen okula öğrencilerinden sonra gidip son anda derse yetişen, derste de sıkı sık saatini kontrol eden öğretmen yanılgıdadır. Her öğrencinin farklı bir birey olduğunu ve farklı fıtratlarda yaratıldığını hesaba katmadan her öğrenciye aynı yükü yükleyip hepsinden aynı başarıyı bekleyen öğretmen yanılgıdadır. Öğrencilerin geleceğini büyük ölçüde etkileyen ve hem öğrencileri hem de velileri büyük bir heyecana sevk eden sınavların sonuçlarını öğrencileri ve aileleri kadar merak etmeyip takip etmeyen öğretmen yanılgıdadır. Elinde şekil vermeye çalıştığı maddenin kainatın halifesi ve en değerli varlığı olduğunu bilip onu işlerken kuyumcu hassasiyetinden daha fazla özen gösterip geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımızı ailesine, vatanına ve milletine bağlı birey olarak yetiştirmeyi birinci vazifesi olarak görmeyen öğretmen yanılgıdadır. Eğitimin bir gönül işi olduğunu unutup aldıklarıyla verdiklerini kıyaslayan öğretmen yanılgıdadır. Yukarıda saydığım veya sayamadığım yanılgılara düşmeyip büyük bir hevesle görevini icra etmeye çalışan fedakar öğretmenlerimizi bile bezdiren, heveslerini kıran öğrencilerin yanılgılarına değinelim biraz da. Bediuzzaman hazretleri elektronların devamlı proton ve nötronlar etrafında dönüşünü bile çalışmadaki zevke bağladığı, cansız varlıkların bile çalışmadan kendilerine has bir zevk aldıklarını söylediği halde çalışmanın zevkine varamayan, çalışmayı sırtında taşımak zorunda kaldığı bir yük olarak gören öğrenciler yanılgıda değil de nedir? Kopya çekme öğretmeni aldatma, arkadaşlarına oyun oynama ya da dersten kaçma gibi olumsuz davranışlarını okul hayatının en güzel anıları olarak anlatan öğrencilerin durumu “yanılgı” dan başka hangi sözcükle ifade edilebilir? Eğitim- öğretim hayatını ilk yıllarında okulun açılışını büyük bir heyecanla bekleyen, kitaplarını aldığında sarılıp koklayan öğrencilerin üst sınıflara geldiklerinde kitap- defter taşımayı küçüklük alameti saymaları gerçekten sadece büyümeyle mi izah edilir? Yanlış bir davranışı karşısında uyarıldığında “Yalnız ben mi yapıyorum?” diyerek suçu başkalarına da teşmil edip kendini savunan öğrencinin durumu tam olarak hangi kavrama karşılık geliyor? Çocuğunu okula gönderdiğinde evdeki yaramazlıklarından kurtulduğu için derin bir “oooh!” çeken ailelerin yanlışlarına ne demeli peki? İhtiyaçlarını karşılayıp çocuğunu okula göndermekle sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünen; çocuğun başarılarını ve başarısızlıklarını, heyecanlarını ve korkularını, endişelerini onunla birlikte yaşamayan ailelerin durumu konumuza kötü bir örnek değil midir? İyi niyetli ama bilinçsizce yapılan baskıların öğrencinin eğitimine olumlu katkı yapmak yerine olumsuz neticeler doğuracağını bilmemek masum bir davranış olarak değerlendirilebilir mi? Tersten bakacak olursak aklıyla değil hevesleriyle, hisleriyle hareket etme çağında olan öğrencileri “özgür irade kullanma ve kişilik kazanma” kılıfı altında tamamen kendi hallerine bırakanların yanlışları da öncekilerden geri kalır değildir sanırım. Davranışların sözden daha etkili bir eğitim aracı olduğunu düşünürsek öğrencilere devamlı iyiyi ve doğruyu öğütleyen nutuklar çekip de bu doğruları kendi hayatlarına tatbik edemeyen, yani iyi bir model olamayan gerek aileler gerek öğretmenler aynı derecede suçlu sayılmazlar mı? Çocuklarımızın eğitimini olumsuz yönde en çok etkileyen medyanın yanlışlarına ise hiç girmeyeceğim. Çünkü: 1-Bu yazının kapsamı o yanlışlar için yeterli gelmez. 2-Reyting, yani çıkar kaygısıyla insanların zaaflarından yararlanma üzerine kurulu düzenin düzeltilmesi ancak bu alana ilgi duyan gençlerin sağlıklı bir eğitim almalarıyla mümkündür. 3-Öğretmen- öğrenci- aile üçlüsü eğitimde doğruları yaptığı zaman çocuklarımız medyanın zararlarından kendilerini korumayı zaten öğrenmiş olurlar. Tüm öğretmen, öğrenci ve velilerimiz için doğruların yanlışlardan çok olduğu verimli ve başarılı bir eğitim öğretim yılı dilerken tüm okuyuculara “Eğitime bakışımızı bir kere daha sorgulayalım. Kendimizi şöyle bir silkeleyelim ve yanlışlarımızı döküp aslımıza dönelim.”diye seslenmek istiyorum. “Dönelim” kelimesini geriye gitme yani o şöhretli kavram olan “irtica ile ilişkilendireceklere de Şairler Sultanı Necip Fazıl’ın; “Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana” Mısralarıyla cevap verip yazımı noktalamak istiyorum. İhsan YALÇIN HOŞ GELDİN, HOŞNUT OLARAK GİT Bugün başka, bambaşka bir gün. Her günkü gibi ama bambaşka. Çünkü yepyeni bir maneviyat atmosferinin içine gireceğimiz bir gün. Ey insan! Kır şu nefsinin gururlu başını ve bütün benliğinle gir şu maneviyat atmosferine. Ne mutlu bize! Rahmet, mağfiret ve bereket ayına, Kur’an ayına bir kere daha ulaştık. Ne mutlu bu rahmet ayında daha çok merhametli olacaklara! Ne mutlu bu mağfiret ayında yıkanıp paklanacaklara, arınacaklara! Ne mutlu bu ayda maddi ve manevi berekete doyacaklara! Ne mutlu bu Kur’an ayında kali ve hali Kur’anla haşir neşir olacaklara!.. Bürüsün ruhumuzu Kur’an kokusu, sinsin kalplerimize Allah korkusu. Gafletten arınalım, teyakkuz barınağında barınalım. Kalbi hüşyar, gönlü hüşyar ruhu ve aklı hüşyar olanlardan olalım. Bu kutlu aya kılacağımız ilk teravihle “merhaba” diyeceğiz. Sonra sahurla “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” diyip ilk iftarla şükrümüzü sunacağız Alemlerin Yaratıcısına. Evet, geldi. On bir ayın sultanı yine geldi. Öyle bir gelişle geldi ki bir anda havamızı değiştirdi. Yapılan hazırlıklar, tatlı koşuşturmalar, duyulan heyecan bunun en güzel göstergesi. Evet, Ramazan geldi ama bu fani ve zevalli dünyada her gelişin bir de gidişi var. İnşallah bizler de bu kutlu ayı hakkıyla idrak eder; orucu yalnız midemize değil gözümüze, kulağımıza, elimize, ayağımıza,kalbimize ve bütün latifelerimize tutturanlardan oluruz da bu mübarek ay bizlerden hoşnut olarak el sallayıp gülerek gider. (Amin) İhsan YALÇIN Klavye Türkçesi ‘’Kalemi elime aldığım günden beri Türkçenin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem, İstanbul-Ankara şimendifer hattından daha uzun olurdu.’’-Peyami SAFA- İnsanoğlu, dünden bugüne, hayatı daha kolay yaşanılır hale getirebilmek için, hayatın her alanında çeşit çeşit icatlar yapmış ya da yapılan icatları geliştiren değişikliklere imza atmıştır. Ne var ki dünden bugüne-her ne hikmetse-her icat ya da değişiklik biz insanları biraz daha tembelleştirmiş. Yani her icat, bir nimet olarak hayatımıza girerken aynı zamanda bazı külfetleri de beraberinde getirmiştir. Mesela; matbaanın olmadığı devirlerde kitaplar, elle hatta kalem de olmadığı için divitle yazılıyor ve çoğaltılıyordu. Yani yazar, müsvetteleri kâtiplere veriyordu, onlar da eserin her nüshasını elle yazıyorlardı. Düşünebiliyor musunuz, kâtip diviti, okkadaki mürekkebe daldırıyor, divit fazla mürekkep almışsa, diviti okkanın kenarına dokundurarak o fazlalığı okkaya bırakıyor, sonra da bir seferlik daldırma ile ancak bir-iki hece yazabiliyor. üstelik hata yapma şansı da yok. çünkü yazılanı silmek ayrı bir külfet. Ve bu şekilde üşenmeden, büyük bir sabır örneği de göstererek, ifade ve yazım kaidelerinden asla taviz vermeden ciltler dolusu eser yazılıyor. Sonra kalem ve silgi icat edildi, yazma biraz daha kolaylaştı. Arkasından aynı anda birkaç nüshayı yazabilme özelliğine sahip daktilonun icadı ile yazma ve çoğaltma işi daha da kolay hale geldi. Ve derken-en azından günümüz için-insanoğlunun harika icadı bilgisayar, hayatımıza girdi. Artık ne divite, ne okkaya, ne mürekkebe ne de kaleme ve silgiye ihtiyaç var. Şimdi yazmak, su içmekten de kolay. Geçince klavyenin başına, oluyorsun yazar(!) üstelik internetin, yazdıklarımızı dünyanın dört bir yanına ulaştırma kolaylığı sağlaması da işin cabası… Bunlar bilgisayarın nimetleri… Gelelim külfetlerine… Dedim ya, hayatımızı kolaylaştıran her icat ya da değişiklik bizi biraz daha tembelleştiriyor. Bunun en çarpıcı ve en bol örneklerini de ne yazık ki yazı hayatımızda görüyoruz. Divitle yazan, o yazma zorluğuna rağmen; -Selamünaleyküm… -Aleykümselâm… -Ne haber? -iyiyim… -Tamam… -Değil… -Kendine iyi bak… Diye yazıyor da biz bu kelimeleri, MSN görüşmelerinde; -Sa… -As… -Nbr? -İim… -Hmmm… -Deil… -Kib… Diye ya da web sayfalarındaki yazılarda; “Erzurum'un ayazına, Erzurum'un manevi havasına, Erzurum insanına hayranım.” diyor dudaklarından başka sözler dökülmüyordu Serkan Hoca’mın pederin dudaklarından. Erzurum’u anıyor oradaki herkesi bir daha şaşırtıyordu. Söze; “Bizim şehirde yapılanlar…” diye başlayınca bir anda donuyor, İskenderun’u anlatmasını bekliyordum. Seni tanıma fırsatını Rabbim bana verdiği için Serkan Hocam, kendimi şanslı insanlardan sayıyor, iyi ki dosttum olmuşsun kardeşim. Diye yazacağımıza (ifade hataları bir yana) Erzurum'un ayazına, Erzurum'un manevi havasına, Erzurum insanına hayranım diyor dudaklarından başka sözler çıkmıyordu Serkam Hocamın pederin dudaklarından. Erzurumu alıyor orada ki herkesi bir daha şaşırtıyordu. Söze bizim şehirde yapılanlar diye başlayınca bir anda donuyor,iskenderunu anlatmasını bekliyordum. Seni tanıma fırsatını rabbim bana verdiği için Serkan Hocam kendimi şanslı insanlardan sayıyor, İyiki dosttum olmuşsun kardeşim.