Anasayfa | Genel | CAHİT CAN

CAHİT CAN

Yazı Boyutu: Decrease font Enlarge font
image

Köy Hayatındaki Hızlı Değişiklikler - Cahit CAN

            

Köy Hayatındaki Hızlı Değişiklikler - Cahit CAN

             Zaman su gibi akıyor. Daha dün gibi gelen çocukluk yıllarımızla birlikte insanoğlunun yaşayışında da ani ve çok çeşitli değişiklikleri müşahede ediyorum. Şehir hayatındaki kadar olmasa da köy hayatında da bir insan ömrü kadar kısa bir sürede çok şeyin değiştiğini görüyorum.

Bizim kuşağın çocukluk yıllarında çayır, tarla ne varsa tırpanla biçilirdi. Hatta orak kullanıldığını bile hatırlıyorum. Biçin zamanı şöyle bir arazide dolaşacak olsan her taraftan, tırpancıların tırpan döverken çekicin örsün üzerindeki tırpana değdiğinde çıkardığı ritmik çekiç seslerini duyardın. Bu sesler hoş seslerdi. Boşlukta yankılanır, biri diğerine eşlik eder ve sonra boşlukta kaybolur giderdi. Arkasından tırpanın ota değdiğinde çıkardığı ıslık sesine benzer sesler duyulurdu. Bu seslere çekirge ve ağustos böceği sesleri karışırdı. Eğer vakit gün ortası ise börtü böcek sesleri daha bir artardı. Hatta biçin zamanı temmuz sıcağının bile sesi duyulurdu. Hele ot, sap taşıma dönemindeki öküz arabası/kağnı gıcırtıları bambaşka idi. Bazen uzun hava formunda, bazen daha hareketli; ama kulağa hep hoş gelirdi. Birkaç kağnı sesi birbirine karıştığında da sanki bir orkestra dinliyormuşum gibi olurdum.

Çayırlar, tarlalar tırpanla biçilir; dirgenle, tırmıkla toplanırdı. Eğer toplanacak olan otsa ya horom yapılıp yığılır ya da öylece yığın yapılırdı. Yağmurun zarar vermemesi için de yığınların koni şeklinde yapılmasına itina gösterilirdi. Yığının yığma işi bittikten sonra, yığından dökülen, sarkan otlar tırmıkla, genç kız saçı tarar gibi taranır, yığının yere temas eden kenarları önce tırmıkla sonra da dirgenle içe doğru bastırılırdı. Hatta işinin ehli olanlar, yığının tepesine taş atmak yerine, yığındaki otları yağmurdan iyice koruyabilmek için bir de kem (ot ip) büker ve yığının tepesinden aşağı doğru sarkıttıkları kemlerin ucuna özene bezene taş bağlarlardı.

Eğer toplanacak olan ekinse durum değişirdi. Biçilen güzlükse, her tırpancının arkasına bir desteci takılır, zoğdan aldığı sapları düzgün bir şekilde deste yapar; destecinin arkasından gelen de beş-on sapı ip şekline getirir ve destenin ortasından sıkıca bağlardı. Biçme ve deste yapma işi bitince de desteler yığın yerlerine toplanır, başakları/kelleleri içe gelecek şekilde üst üste konularak silindir, kare ya da dikdörtgen yığınlar yapılırdı.

Buğday, arpa sapları bazen de horom yapılırdı. Horom yapmanın çok meşakkatli olduğunu hatırlıyorum. Bir kişi dirgenle bir miktar sapı diderek/karıştırarak bir araya toplar. Toplanan bu saplara tapıl denirdi. Horomcu, bir elini tapılın altına sokar, diğer elini de tapılın üstüne koyar. İki eliyle sıkıştırdığı tapılı önce boyunca yukarı doğru kaldırır sonra da rulo şeklinde sıkıca kıvırmaya başlayarak yere kadar iner. Bir dizini sap rulosunun ortasına koyarak rulonun bir tarafındaki sapları toplar büker ve dizinin altına sıkıştırır, sonra da aynı işlemi diğer tarafta yapar. Artık horom bitmiştir. Horomcu bu sefer dizini yere koyar ve koltuğunun altına sıkıştırdığı horomu kaptığı gibi yığın yerine gider. Horom yığını da oldukça estetik görünümlü olurdu. Yan yana iki, üst üste dört sıra olur; üsteki iki horom da tek horomla birbirine bağlanırdı.

Ekinler nadiren de olsa her hangi bir işleme tabi tutulmadan yani naşal olarak da yığılırdı.

Ve bütün bu işler insan gücü ile yapılırdı. Bu işlerin gerçekleştirilmesinde her yaştaki aile ferdine iş düşerdi. Biçme ve horom işi erkeklere aitti. Kadınlar deste-bağ yaparlar. Büyük çocuklar kadınların yardımcısıdır. İş yapabilecek küçük çocuklar ise yığın çiğner, su taşır ve morbetlik ederlerdi. Tırmık çekme, dirgenle toplama işini her yaştakiler yapardı.

Şimdilerde artık bu anlattıklarımın çoğunu bizim köyümüzde bile görmek çok mümkün değil. Çünkü hayat makineleşti. Hayatımıza makine girdi. Artık arazide çekiç sesi, tırpan sesi duyulmuyor. Motor sesinden çekirgelerin sesi bile işitilmiyor. Arazide duyulan sesler, kulağa hiç de hoş gelmeyen mekanik sesler. Artık arazide müzikalite kalmadı. Kulaklarımız alıştığımız o seslere hasret.

Toprak artık traktörle ekiliyor, ekinler ve otlar traktörün arkasına takılan bıçakla biçiliyor, traktör tırmığı ile toplanıyor ve yine traktör römorkları ile taşınıyor. Makineleşmek daha az insan gücü demek. Gerçi köylerimizde tarımın makinelerle yapılması, insanımızın işini kolaylaştırdı; fakat diğer taraftan da tarifi mümkün olmayan bir takım güzelliklerin köy hayatına elveda demesine sebep oldu.


İstesek de istemesek de zaman değiştiği müddetçe-ki kaçınılmaz-hayatımızda da değişikliklerin olması mukadderdir. Bize de bu durumda tatlı hatıralar ile avunmak kalıyor. Bu gün köyümüzde ot, sap taşımak için kullanılan kızaklar yok. Hatta seneye kağnı görmek bile belki de mümkün olmayacak. Otu ve ekini orakla biçeni de çırayla arasanız bulamazsınız. Tarlasını karasaban ile süren çiftçi de göremezsiniz. Ne de sapların dövenle/gem tahtası ile dövülmesi olayına şahitlik edecek elimizde bir fotoğrafımız var. İstedim ki bari şu tırpan ve tırpancılar da tarih olmadan onları kayıt altına alalım. Son nesil diyebileceğimiz tırpancıların birkaç tanesine ait bir videoyu sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Eminim ki benden büyük olanlar ve yaşıtlarım seyredince gönül telleri titreyecek, içlerinde bir şeylerin kıpırdadığını hissedecek ve bir iç geçireceklerdir. Tırpanı tanımamış olan gençlerimiz ve çocuklarımız da “Demek tırpan denilen alet buymuş ve onunla böyle ot, ekin biçiliyormuş.” diyeceklerdir.

 
24 Kasım öğretmenler Günü

Atatürk’ün, “Millet Mektepleri Başöğretmenliği”ni kabul ediş tarihi olan 24 Kasım, 1980 yılından beri ülkemizde “öğretmenler Günü” olarak kutlanmaktadır.

öğretmen; öğreten, insanları öğrettiği ile eğiten sanatkâr demektir. Ya da öğretmene insanlığın mimarı da diyebiliriz. Bugün, insanlığın eriştiği medeni seviye, insanların başını döndürüyorsa, bu hızlı gelişme bizi hayrete düşürüyorsa; gönül rahatlığı ile bu medeni inkişafın mimarı öğretmenlerdir, diyebiliriz.

öğretmenin vazifesi sadece öğretmek değildir. çünkü bilgi kişide davranışa dönüşmüyorsa, kişi öğrendiği bilgiden hayatta istifade etmiyorsa ya da edemiyorsa bu boşu boşuna bilgi hamalı olmak demektir.
İlim, ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır.
Diyerek bilginin ham madde olduğunu, bu ham maddenin mamul hale gelmesi için davranışa dönüşmesi gerektiğini söylüyor. O halde, insanın maksadı eğitilmek olmalıdır, bilgilenmek değil.
Peki, bilgi nedir? Bilgi de bizi maksada götüren vasıtadır. Yani insanlığın hastalığı cehalettir. Bilgi, bu cehalet hastalığının tek ilacıdır. Bu ilacı kullanan hasta sıhhat bulmuş, yani eğitilmiş olur. Eğitilmiş bir insan da hayatı kolay yaşanılır hale getirmiş demektir.
Eğitilmek, insan hayatında, o kadar büyük bir öneme haizdir ki, Allah’ın kullarına verdiği ilk emir bile, kullarının eğitimi ile ilgilidir. Bundan dolayıdır ki, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim “Oku...” emri ile başlar. Bu emirdeki ”Oku!” ifadesi sadece “yazılı olanı seslendirmek” anlamına gelmez; aynı zamanda, “görmek, anlamak, idrak etmek, tefekkür etmek …” gibi anlamlar da taşır. İşte bu emrin bu geniş anlamı, insanların yaşarken olup bitenlerden vazife çıkarmaları ve bir sonuca varmaları ile ilgilidir. Tabii bu da geniş anlamıyla eğitilmek demektir.
Atatürk; “Muallimler, ordularımızın kazanacağı zafer, sizin ordularınız için sadece zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve muhakkak muvaffak olacaksınız…” diyerek, yedi düveli dize getirdiği ve Türk milletinin tarihini, mukadderatını adeta yeniden yazdığı İstiklal Harbinde kazanılan zaferini bile öğretmenlerin kazanacağı “eğitim zaferi” kadar önemli görmemiştir.
Milletlerin, eğitim alanında başarılı olabilmeleri, şu iki şartın yerine getirilmesi ile mümkündür. İlk olarak yapılması gereken, cemiyetin uzak gelecekteki ihtiyaçları tespit edilerek, bu ihtiyaçlara cevap verecek eğitim programları hazırlanmalı ve bu programların uygulanmasında istikrarlı olunmalı. Yani, aklına esen, aklına estiği zaman, aklına estiği gibi eğitim programları ile oynamamalı, oynayamamalı. İkinci olarak yapılması gereken, işin öğretmen boyutu ile ilgilidir. Eğitimde başarılı olmak, eğitim neferleri olan öğretmenlerin nicelik ve nitelikleri ile de doğru orantılıdır. Bugün dünyaya baktığımız zaman, kalkınma işini kökünden halletmiş ülkeler, öğretmenin cemiyet indindeki değerini yükselterek, eğitim meselesini halletmiş ülkelerdir. Eğitim meselesini halletmeden diğer içtimai meselelerin halledilmesi mümkün değildir. Yani kalkınmak isteyen bir ülke, ilk hamleyi eğitim alanında yapmak mecburiyetindedir. Bu hamlede ancak vasıflı öğretmen yetiştirerek ve öğretmenin refah seviyesini yükselterek mümkündür.
üzülerek söylüyorum; bugün ülkemizde öğretmenlerin sosyal statüsü her geçen gün seviye kaybetmektedir. ülkemizi Batılı ülkelerle kıyasladığımız zaman, öğretmelerin özlük hakları bakımından Batılı ülkelerin öğretmenlerinden çok geri kaldığını görüyoruz.
Yine bir 24 Kasım geldi. Dün olduğu gibi bugün de siyasilerimiz ya yine yerine getiremeyecekleri birçok vaatte bulunacaklar ya da içi boş süslü laflarla öğretmenin gönlünü almaya çalışacaklar. Ama ben biliyorum ki, Türk öğretmeninin karnı artık bu tür laflara tok. Bu vaatlere inanmayacak, süslü laflar onu kandıramayacak. Bu yüzden bu 24 Kasım’da da Türk öğretmeni melül mahzun kalacak, kendi gününde sevinemeyecek. Onu yalnız, öğrencilerinin “öğretmenim, gününüz kutlu olsun.” tebriki hoşnut edebilecektir.
Ne mutlu, öğretmenliğin, gururunu, şerefini duyabilen öğretmene!...
Ne mutlu öğretmenlerine sahip çıkıp onlara gereken değeri veren milletlere!...
Yazımı da bir öğretmen olarak, öğretmenlere ithaf ettiğim bir şiirimle bitirirken meslektaşlarımın gününü tebrik ediyor, ilim irfan ordumuzun ahirete irtihal eden mensuplarını da rahmet ve minnet duygularımla anıyorum.
öĞRETMENLERİME...
Gönlü insanlık sevgisiyle dolup taşan,
Coştukça seven, sevdikçe coşan.
Neslimizin geleceği ellerinde şekillenen.
Mesleğini seven, mes’uliyetini bilen.
Cehaletin kökünü kurutan,
İrfan meş’alesini hep elinde tutan,
Eli öpülesi, başımızın tacı,
Bilgisizliğin tek ilacı.
Dürüstlük kalesinin burcu,
Cemiyet binasının sevgi harcı.
Güneş gibi aydınlatan, mum gibi eriyen,
Arkasında insanlık, hep ileriye yürüyen.
Gönlü sevgi ummanı, azmi kılıçtan keskin,
Sen şanlı bir mazi, pürü-nur geleceksin.
Tarlası gönüller, tohumu bilgi,
Sabanı kalem, hasadı sevgi.
HüRMET SANA YARAŞIR, SEVGİ SENİN HAKKIN,
GöNLüMüZ SENİNLE BİR, SANA SENDEN YAKIN...
NOT: öğretmenler günümü mesaj göndererek kutlayan bütün öğrencilerime ve meslektaşlarıma bilvesile teşekkür ederim.
Cahit CAN

Atatürk'ü Anarken

Bugün eşsiz kumandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı, büyük Türk Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 70. yıldönümü.

O, Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir şaheseri, kendisinden sonra gelen nesillere emanet ederek ebedî âleme göçüp gitti. Giderken gözü açık mı gitti; bilmiyorum. Bugünümüze bakıp da onun emanetine, emanetinin kadrini takdir ederek baktığımızı da söyleyemem. Her geçen gün millet olarak ona olan ihtiyacımız artıyor.  Her geçen gün onu daha iyi anlamaya, onun işaret ettiği hedeflere daha hızlı koşmaya mecburken; heyhat!..
Türk insanının gönlünde ebedî olarak yaşayacak olan Atatürk’ü aramızdan bedenen ayrılışının 70. yıldönümünde her defasında olduğu gibi bu defa da rahmet ve minnet duygularımla anarken yeni bir yazı yazmak yerine Eflatun Cem Güney’in “Ağıt” isimli yazısını sizlerin paylaşımına sunmayı daha bir münasip gördüm.
10 KASIM ATATüRK’E AĞIT
Dilim varmıyor, diyemiyorum. O gün bir yiğit öldü, dediler; ölümleri yenen yiğit, ölmezliğe eren yiğit… Nasıl oldu ölümün eli dokunabildi ona; duydum, işittim, inanamadım…
19 Mayıs’a sordum, 23 Nisan’a sordum, 30 Ağustos’a sordum, 29 Ekim’e sordum, tarihin gözleri yaşardı; ağladım, ah ettim, inanamadım…
Sakarya’ya sordum, Kocatepe’ye sordum, Dumlupınar’a sordum, Anayurdun kalbi kanadı. Kalbimden vuruldum, inanamadım.
Geçen yolculara sordum, esen yolculara sordum, güllere, bülbüllere sordum, “yok!” diye boynunu büktü her duyan; bir cihan yıkıldı sandım; yandım, yıkıldım, inanamadım… Nasıl inanabilirim; dağınık ruhlardan millî birlik yaratan, yarattığı birlikten doğan Atatürk ölür mü hiç? Söyle nerdesin, nerdesin, nerde mucizeler yaratan sesin?
Nasıl inanabilirim; bizi millet bütünlüğüne, yurt bütünlüğüne kavuşturan, bizi hayata, hürriyete eriştiren en büyük Türk ölür mü hiç? Söyle nerdesin, nerdesin, nerde inkılâplar yaratan sesin?
Nasıl inanabilirim. Yurdumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, inkılâpların yaratıcısı eşsiz kahraman Atatürk ölür mü hiç? Söyle nerdesin, nerdesin, nerde tarihler yaratan sesin?
Baharlar seni özlüyor vay!... Bahar yüzlü çocuklar seni gözlüyor vay!.. sulara eğilen söğütler seni düşünüyor vay!... söğütlere yaslanan çobanlar sana yanıyor vay!.. Bütün yurt, bütün dünya seni anıyor vay!.. Söyle nerdesin, nerdesin, nerde dünyalar yaratan sesin?
Oy, açmasın güller, açmasın; yasımız var bizim. ötmesin kuşlar, ötmesin, acımız var bizim… Esmesin rüzgâr, esmesin, yolcumuz var bizim.
Yok! Ne yol, ne yolculuk!.. Sen gitmedin, gitmedin, sen bizdesin, bizim içimizdesin Atam; ne yana baksak sen, seni canımızda can gibi; kanımızda kan gibi taşıyoruz, taşıyacağız; yarattığın her eseri bir armağan, bağlılığı da en ulvî bir liman bilerek yaşıyoruz, yaşayacağız.
İşte bu inançladır ki açtığın medeniyet yolunda gönül ve ülkü birliğiyle yürüyoruz. çetin yollar, ayaklarımızın altında çürüyüp dökülüyor, bir gün olup tüketeceğiz ve yeryüzünün en ileri milletlerinden biri biz olacağız. Bunu duy ve rahat uyu! Bir zamanlar biz uyuyorduk, başımızı sen beklemiştin. Bu gün de sen uyuyorsun. Nöbeti bize verdin. İsminin ve eserlerinin ebedî bekçileri biz olacağız. Bunu yedi yaşındaki çocukların önünde yetmişini aşan bir yürekle ben söylerim. Onlar da yetmiş yaşında yine böyle söyleyecekler, böyle yapacaklar. İşte ölüme karşı öcümüz, yarına karşı gücümüz ve sana karşı borcumuz bu.
Ey milletin önünde nura doğru koşarken nur olan Türk, ey Atatürk, toprağın nur olsun, nur içinde uyu, nur içinde yat.
                                                                                                                                                               —EFLATUN CEM GüNEY-

 

Sancılı Günler

 ülkemiz, bugünlerde meçhul bir akıbetin sancıları ile kıvranıyor adeta.

Güneydoğu’da jandarma karakollarına roketatarlarla saldırı ya geçiliyor… özel Harekât birliği uzun namlulu silahlarla kurşunlanıyor… Yollara mayın tuzakları döşeniyor… Bazı yerleşim merkezlerinde sudan bahanelerle halk devlete karşı ayaklandırılıyor... Emniyet güçleri taşa tutuluyor… Kadınlar ve çocuklar gösterilerde kalkan olarak kullanılıyor... ülkenin çeşitli yerlerinde gece yarılarında onlarca araba kundaklanıyor...

Bu ve benzeri olaylar sürüp giderken DTP Genel Başkanı mikrofonu eline alıp “Bunlar halkımızın demokratik tepkileridir, anlayışla karşılamak gerekir.” diyebilme şirretliğini gösterebiliyor. Böylece bizler de bir zat-ı muhteremden(!) karakol basıp 17 vatan evladının kanını toprağa karmanın, ocakları söndürmenin, anaların gözyaşını akıtmanın, devlete karşı gelmenin, araba kundaklamanın vs. “demokratik tepki(!)” olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
Hadise bunlarla da kalsa yine iyi… Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Alman dergisi Der Spiegel’e, “çok sayıda Kürt, geçmişte kökeninden dolayı ayrımcılığa uğradı. Kürtçe konuşmalarına ve yazmalarına izin verilmedi.” gibi talihsiz bir beyanat vererek Avrupalı dostlarımıza(!) şirin gözükmek adına birilerinin-güya-demokratik tepkisini(!) meşrulaştırma gafletine düşüyor. Buna gaflet demekle yetinmek istiyorum; zira ihanet demeye dilim varmıyor, gönlüm razı olmuyor. Gerçi bu, Sayın Abdullah Gül’ün ilk hezeyanı değil. Daha önce de bu “gömlek değiştirenler”in benzer açıklamaları vardı. Ama ne yazık ki “Hafıza-yı beşer, nisyan ile malûldür.” Balık hafızalı bir cemiyet haline getirildiğimiz için dünü çok çabuk unutuyoruz.
Bugün, millî varlığımızı tehdit eden bu noktaya nerden ve nasıl geldiğimizi anlayabilmek ve yine bugün “sütten çıkmış ak kaşık” zannettiklerimizin ya da kendilerini bizlere böyle takdim etmeye çalışanların geçmişteki sivri ifadelerinden birkaçını hatırlatmak istiyorum.
-Sen, Türküm, doğruyum, çalışkanım dersen, Kürtler de Ben de Kürt’üm, ben daha doğruyum, daha çalışkanım, der.(Necmettin Erbakan)
-Bugüne kadar Türküm, doğruyum, çalışkanım dedik durduk. Türkiye’de başkaları yok mu? (R.Tayyip Erdoğan)
-Türkiye’de ırk ayrımına son vereceğiz.(R.Tayyip Erdoğan)
-Ne mutlu Türk’üm diyenlerin oyu % 2’dir. (R.Tayyip Erdoğan)
-TC, Kürtleri mecburî iskâna tabi tutarak, Kürtleri imha ederek, kendi ana dillerini konuşmalarını yasaklayarak PKK’nın doğmasını sağladı. Böylece Kürtler zulüm görmüş oldu. Bosna’da Müslümanlara zulmedenlerle Güneydoğu’da Kürtlere zulmedenler aynı zihniyetin mensuplarıdır.(ömer Vehbi Hatipoğlu)
-Kur’an Kürdistan’ı da uyandıracaktır. (ömer Vehbi Hatipoğlu)
-Cezayir’den beter olur inşallah. 5000 PKK’lı ile baş edemeyen devlet, 6 milyon İslamcıyla mı baş edecek? Kan akacak, fıstık gibi olacak...(Halil İbrahim çelik)
Bu ifadeler, 90’lı yılların “Millî Görüş”çülerine ait. Bugün “Gömlek değiştirdik.” deseler de üzerlerindeki gömleklerinin yakalarında halen “Millî Görüş” etiketi aleni görünüyor. “Millî Görüş gömleğini çıkardık.” diyen bu ifadelerin sahipleri, “millî” tabirini kendilerine nasıl yakıştırıyorlarsa! Bu ifadelerin sahiplerinin “Türk milliyetçiliği” ile hiçbir alakası olamaz. “Millî Görüş” derken başka bir milliliği kastediyorlarsa o başka. Hülasa, arife tarif gerekmez hesabı, bu ifadeleri de yorumlama ihtiyacı duymuyorum. çünkü ifadeler o kadar açık ki yanlış ya da farklı anlaşılmaları mümkün değil.
Ve yine bir zamanlar devrin başbakanı Sayın Mesut Yılmaz, kalktı “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer.” dedi. Bütün bunlar, bugünlerimizi hazırlayan dünlerimizdir. İşte biz, bu dünlerden bugünlere geldik. Biz dünümüzü iyi bileceğiz ki yarınlarımıza güvenle bakabilelim. Ya da aynı düşünceyi tersten söyleyecek olursak; bugün içinde bulunduğumuz sıkıntıların temel sebebi, dünümüzü çabuk unutmamızdır.
Daha geçen gün başbakanımız Diyarbakır’a gidiyor; halkın kendisini büyük sevgi gösterileri ile karşılayacağını zannediyormuş olacak ki şehir merkezinde çöp dağlarıyla ve kepenkleri indirilmiş işyerleriyle karşılaşınca hayal kırıklığına uğruyor. Bana göre Sayın Başbakan, durumdan en son şikâyetçi olacak olandır. Kimi, kime şikâyet ediyoruz? çünkü bugünlerin mimarı biraz da Sayın Başbakan’dır. Sayın R. Tayyip Erdoğan değil miydi Siirt’te yaptığı konuşmadan dolayı “etnik bölücülük” yaptığı gerekçesiyle mahkûm olan? Yine Sayın R. Tayyip Erdoğan değil miydi Diyarbakır’a gittiğinde “Kürt sorunu var.” diyen? Evet, o dedi, Kürtler de “Bak, Başbakan bile bize demokratik hak taleplerimiz konusu hak veriyor. Demek ki haklıyız.” diye can yakmaya, ortalığı yakıp yıkmaya başladılar.
Hülasa bugün bu yaşananlar, üç-beş tane oy uğruna ve siyasi ikbal için ülkenin millî menfaatlerini hiçe saymanın bedelidir. Ne yazık ki geri dönüşü olmayan bir süreç başlamış bulunmaktadır. Devleti, milleti ve ülkeyi yönetmeye talip olanlar “Dün dündür, bugün bugündür.” mantığı ile hareket etmemeli. Muhalefette iken takip edilen stratejiler sadece iktidar olmak için olmamalı. Oluşturulan stratejiler günübirlik olmamalı; ülkenin yarınları ve âli menfaatleri dikkate alınarak oluşturulmalı. Stratejiler; devletin bekasını, yüce Türk milletin şeref ve haysiyetini, toplumun huzurunu ve refahını hedef almalıdır.

 

Toprağa Kan, Yüreklere Od Düştü

Tarih; 03.10.2008, saat 13.00’te Hakkari-Şemdinli Aktütün Jandarma Karakolu’nda kızılca kıyamet koptu.

Toprağa kan, 70 milyonun yüreğine od düştü. Yürekler dağlandı, ağıtlar yakıldı, akan gözyaşları sel oldu.
Kuzey Irak sınırını geçen 350 kadar eşkıya köy halkı cuma namazındayken–gerçi cuma namazında olmasalardı ne değişirdi, onu da bilmiyoruz- köyün içinden geçerek Aktütün Jandarma Karakolu’na uçaksavar ve roketatarlarla saldırıya geçti. Sonuç… 15 şehit, 8’i ağır 20 yaralı, 2 kayıp; 23 leş… Bu, 1983’ten bu yana Aktütün Jandarma Karakolu’nun maruz kaldığı beşinci saldırı.
Bugüne kadar olduğu gibi bu her menfur olaydan sonra da bezer beyanatları duymaktan gına geldi artık.
-Lanetle kınıyoruz…
-Yapanların elleri kırılsın…
-Bu onların son çırpınışı…
-örgüt, artık dağılma sürecine girdi…
-Şehitlerin kanı yerde kalmayacak…
-öcünüzü alacağız…
-Bunun hesabını soracağız…
Ne yazık ki 25 yıldır ne akan kan durdu, ne kınamaların ardı geldi, ne de örgüt dağıldı. çünkü benzer sebepler, benzer neticeleri doğurur. Bugüne kadar aldığımız tedbirler değişmedi. Yani tarih, hep tekerrür etti. Tedbirler değişmeyince duçar olduğumuz musibetler de devam edecek elbet. O zaman yapılması gereken yeni hal çareleri aramak. Hadiseyi iyi tahlil ve teşhis etmeliyiz ki isabetli çözüm yolları bulabilelim. Neticenin değişmemesi bu hususta strateji hatası yaptığımızı gösteriyor. O zaman taktik değiştirmek lazım değil mi?
Havsalamın almadığı durumlar ve cevabını bulamadığım sorularım var. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.
-Hani şer örgütünün kapları “BBG” evi gibi gözleniyordu? Bu nasıl gözetleme ki-basına sızan bilgilere göre-bu hain saldırının planı, 26 Eylül'de Kandil Dağı'nda toplanan PKK'nın üst düzey yöneticilerinin katıldığı toplantıda yapılmış da bizim haberimiz olmamış.
-Hani Hava Kuvvetlerimiz aylardır defalarca sınırötesi sortiler gerçekleştirerek şer örgütünün kamplarını yerle bir etmişti? Peki, öyle ise bu eşkıya, uçaksavarları, roketatarları ve o kadar mühimmatı nereden buldu?
-Hani son teknolojik alet edevatla ve termal kameralarla sınırdaki en küçük hareketliliği bile tespit edebiliyorduk? Peki, o zaman 350 silahlı militanın güpegündüz sınırı geçtiğini nasıl fark edemedik?
-Hani ABD ile istihbarat paylaşımı yapıyorduk? Bu nasıl paylaşım ki müttefikimiz iş olup bittikten sonra pişkinlik gösterip “üzgünüz…” beyanatıyla yetiniyor?
-Nasıl oldu ki AKP hakkında açılan “Kapatılma Davası” yıldırım hızı ile neticelendi de ondan daha önce açılan DTP davası halen daha devam etmekte? Hoş DTP’nin kapatılması da köklü bir çözüm değil. En azından DTP iktidar değil; muhalefet. İktidar partisinin içerisinde üç tane DTP olduğu söyleniyor. Yani TBMM’nde Aktütün Jandarma Karakolu’ndaki saldırı ve benzer saldırılardan sonra ellerini ovuşturan, içten içe kıs kıs gülen, alkış tutan, PKK sempatizanı bir legal parti ve 60 ya da 80 milletvekili mevcut.
öyle zannediyorum ki bu ve buna benzer sorulara makul ve mantıklı cevaplar bulabilirsek meseleyi kökünden halletmiş olacağız.
Son menfur hadisede şehit olan Mehmetçiklere Allah’tan rahmet, gazilere acil şifalar ve geçmiş olsun diyorum. Yüce Türk milletinin başı sağ olsun. Rabbim Yüce Türk milletine bu acıyı unutturacak başka acı vermesin. Bu son olur inşallah.
Büyük üstat Ozan Arif’in yıllar önce, yaşanan benzer olaylardan sonra kaleme aldığı o güzel destanı maalesef güncelliğini yitirmedi; tek yitirseydi. Sanki bu gün için yazılmış. Boşuna dememişler, “Tarih tekerrürden ibarettir.” diye. Bu güzel destanı sizlerin paylaşımına sunarken bu destanın PKK’yı tavsiye etme konusunda bir yol haritası olabileceği düşüncemi de belirtmeden geçemeyeceğim.
YA BU KANI DURDURUN YA MİLLET DURDURACAK


Her taraf kan… kan… Her taraf şehit yası
Ya bir ana ya bir dul ya da yetim ağlaması
İşte bu Türkiye’nin bugünkü manzarası

 
Yetmez mi akan kanlar, yetmez mi sönen ocak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Devletin kaderini elinde tutan beyler!
Şehitlerin ardından bol nutuk atan beyler!
Artık lafı bırakın yanıyor vatan, beyler!

 
Bu yangını, vahşeti kim sona erdirecek?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Boş lafa doyduk beyler! Soyunuz söndü mü hiç?
Hiç evlat verdiniz mi? Bağrınız yandı mı hiç?
Askerdeki oğlunuz tabutta döndü mü hiç?

 
Hiç acı çektiniz mi yürekler yardıracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Buna terör demeyin, diyene şaşıyoruz
Terör derken taa baştan hataya düşüyoruz
Ne terörü efendim, bir savaş yaşıyoruz

 
Savaş!.. Evet, savaş! Bu PKK bir oyuncak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Bu savaşı görmeyen gözleri suçluyoruz,
Eşkıya, terör gibi sözleri suçluyoruz,
Devleti değil, amma sizleri suçluyoruz

 
Sizsiniz toparlayıp, derleyip, derdirecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Asker, polis, özel tim görevini biliyor.
Görevini bilmeyen geriye kim kalıyor?
Siyasiler aksaklık bütün sizden geliyor.

 
Millet sizi takipte takibi sürdürecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

özel timden bahsettik gitmeyelim uzağa
Mesela özel Timi kimler aldı kızağa*
Kim düşürdü devleti böyle adi tuzağa?

 
Şimdi çıkıp kim bunu hayra yorduracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Bu iş için yetişmiş özel Timim duruyor
Durduranlar maaşla korucuyu arıyor
Devlet silah veriyor PKK’ya yarıyor

 
Bu kanlı maaş nasıl sona erecek?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Yahu! bu koruculuk sistemini kim kurdu?
Bu işi ülkücüler bedava yapıyordu
Biz yaparken 12 Eylülcüler kudurdu

Millet bunun hesabını soracak sorduracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Saysam şimdi bitmez ki yaptığınız gafları
PKK’ ya çok özel çıkartılan afları
Kiminizin ağzında federasyon lafları

 
Bu laflar başınıza çok çorap örecek
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

İşte böyle hepiniz ayrı telden çalarsa
Polisin tuttuğunu mahkemeler salarsa
Mahkûm ceza evini tünel açıp delerse,

 
Bu yarayı başka kim saracak, sardıracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Demokratik çözümmüş, CMUK’mus, falan, filan…
Demokratik yollarla savaş mı olur ulan?..
Artik lafı bırakın plan yapılmış, plan.

 
El âlem yurdumuza başka yurt kurduracak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.

İki yol var efendim. İki yol tartılmalı.
Ya verip kurtulmalı, ya vurup kurtulmalı.
Hiç vatan verilir mi? Bu vatan Türk’ün malı.

 
O zaman tek yol kaldı: Hasmı olan vuracak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.

 
Ne zaman ki kararlı, kesin bir yol izlenir
Tespit sağlam yapılır, yapılan da gizlenir
çok sürmez bu çakallar bir ayda temizlenir

 
Ah, ulan ah! Sizdeki fırsat bizde olacak...
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Ne yapıyor bu itler? Sınırı geçiyorlar,
Askerin yeri belli; vuruyor, kaçıyorlar,
Girdikleri bir in var; göğe mi uçuyorlar?

 
Bulunmalı bunlara açılan kahpe kucak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Kapatın o bölgeyi Allah kulu girmesin.
Ne yerli ne yabancı basın yayın görmesin.
Dizi gibi her akşam televizyon vermesin.

 
Gayet sessiz, sedasız, kazınsın köşe bucak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.

Aynı dilden konuşun PKK kalleşine,
Dağların zirvesinde tankın, topun işi ne?
özel Tim ve komando takılsın bak peşine,

 
Ondan sonra görelim kim kimi kırdıracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Ama bati bozarmış ağzınızın tadını,
Bozmuş zaten bırakın şu batının adını,
Yahu vatan gidiyor batının avradını,

 
Batı elbet ipe un serecek, serdirecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Amerika, Avrupa körüklüyor bak işte,
İran, Irak, Suriye hepsi aynı bok işte,
Müslüman Türk’ün dostu yok gardaşım, yok işte!

 
Düşmanın vazifesi kıracak, kırdıracak,
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Haydi, bunlar dışardan, bir de bunun içi var.
Sayın bakın, mecliste PKK’nın kaçı var.
Biri kancık, bildiğim en az yirmi piçi var.

 
çıldıracak gibiyim vallahi çıldıracak!
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Hele bir vekil var ki; devlet maaş veriyor,
Gardaşı da dağlarda Türk askeri vuruyor.
Vekilimiz olan da zevkten bıyık buruyor.

 
Bu kafada gidersek daha çok vurduracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Meclis Türk’ün girmişler, Türk’ü de kovuyorlar,
Ne biz Türk’üz diyorlar, ne Türk’ü seviyorlar,
Milletin meclisinden, millete sövüyorlar,

 
Bu meclis bu itleri, ne kadar ürdürecek
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak

Dikkat edin milletin ayranı kabarmasın,
Temennimiz netice şu noktaya varmasın;
Kehanete lüzum yok eğer bu kan durmasın,

 
Bu defteri bu millet kendisi dürdürecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Türk milleti bu işe el korsa arkadaşlar,
Ne Tendürek Dağı’ndan ne de Cudi’den başlar,
Millet önce meclisi, önce sizleri haşlar.
Tutumunuz bu işi kötüye vardıracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Kürdü. Lazi, çerkezi, bir ağacın dalları,
Bu ağacın adı Türk, daha çoktur kolları.
Ağaca balta vuran Ermeni’nin dölleri.

Kürt, ARIF’in gardaşı, bu gardaşlık duracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.

Şehitler ölmez

 Aktütün Jandarma Karakolu şehit ve gazilerinin aziz hatırasına...

Vatan tehlikede, durulmaz diye
Kavradı silahı koştu cepheye
Bu yolda bir değil, bin can hediye
                  Can korkusu asla aklına gelmez,
                  Vatan bir bütündür, şehitler ölmez.
Gönlündeki imân sönmeyen volkan
Bir taşıverirse tutuşur cihan
Görünce düşmanı kükredi aslan
                  Onu bir cephede görmeyen bilmez,
                  Vatan bir bütündür, şehitler ölmez.
Şehidin alnından o mübarek kan
Akmayınca toprak olur mu vatan?
O, toprak değil; o bir ana, bir can
                  Bin can feda olsun; bir değil, bin kez,
                  Vatan bir bütündür, şehitler ölmez.
Tarih hiç görmedi böyle bir eri
O, vatan bekçisi, dinin neferi
Cennet-i Alâ’da ayrılmış yeri
                  Bu öc alınır, bu öc yerde kalmaz,
                  Vatan bir bütündür, şehitler ölmez.
                 
Bu sevda ecdattan ona mirastır
Bu sevda sadece Türklüğe hastır
Bu sevdayı sen de gönlünde estir
                  Bayrakta kan vardır; al rengi solmaz
                  Vatan bir bütündür, şehitler ölmez.
                                                                    -C.C.
 KARMUT ALLAH'A EMANET

Atlı Köyü'nün münhasır olan üç değerimiz vardır. Bir diğer deyişle köyümüzün ismi ile anılan üç değerimiz vardır: Rahvan at, panta ve Kârmut. Bu değerlerden rahvan at merakı yıllar önce sona erdi. Mevcut panta ağaçlarının yaşlanıp kuruması, yenilerinin de yetiştirilmemesi yüzünden bu türün de nesli tükenmek üzere. Köyümüzün ismi ile anılan son değerimiz Kârmut da bakımsızlık ve ihmal yüzünden korkarım ki kısa bir süre sonra tarih olacaktır.

Bugün köyler, beldeler, şehirler turizm pastasından nasiplenebilmek için hayali projeler üretirken ya da pek de önem arz etmeyen mevcut kaynaklarını allayıp pullayıp kullanıma sunarak köylerinin, beldelerinin, şehirlerinin tanıtımını yapmaya çalışırken, biz kimseye nasip olmayan kaynaklarımızı değerlendiremiyoruz. Değerlendiremediğimiz hatta değerlendirmediğimiz bir yan, onları yaşatmayı bile beceremiyoruz. Kârmut, başka bir yörede olsaydı, bu mübarek su işletilerek, güzel bir ortamda halkın hizmetine sunularak belki de yüzlerce kişinin ekmek kapısı olurdu.

Şu anda Kârmut’un durumu içler acısı… Bundan yaklaşık 25–30 sene önce yapılan betonarme binası heyelan sebebi ile çökmek üzere.

Kolonlar kırılmış ve bina etrafındaki ağaçların çoğu kurumuş.

Yedek su deposu tamamen tahrip olmuş. Ana su deposuna yağmur suları toprak doldurduğu için depoda bekleyen suyun lezzeti değişmiş ve su eski lezzetini kaybetmiş.
Ana depoya suyu nakleden boru tahrip olduğu için su

Yorumlar (0 Gönderilenler):

Yorum Gönder comment

Lütfen Resimde Gördüğünüz Güvenlik Kodunu Aşağıdaki Alana Yazınız:

Konuyu Değerlendir
0
Powered by Hekimabi Haber Portal vHK-1966 ©Tum Haklari Ortizliler Haber Portal,a Aittir